|
Barış gücü komutanı gözünden Ruanda soykırımı | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Soykırım başladıktan sekiz ya da dokuz gün sonra, Nisan'ın 16'sında, uluslararası güce asker veren Belçika, Fransa ve İtalya hükumetleri çekilme kararı aldılar. Uluslararası güce katılan bir çok ülke askerlerine çekilme emri verdi. Üstelik Belçikalılar herkesin öldürüleceğini söyleyerek halkı da ülkeyi terketmeye ikna etmeye çalışıyorlardı. İşte o gün, tamamıyla başarısızlığa uğradığımızı anladım. Yapmak istediğimiz hiç bir şeyi, güvenlik ortamı yaratılmasını ve böylece bir barış anlaşmasının yolunun açılmasını başaramamıştık. Üstelik bu hedeflerimize ulaşamadığımız bir yana, ülkede bir iç savaş başlamıştı. Bize barış gücü olarak yetki verildiğinden, iç savaş çıkınca, yetkimiz da kalmamıştı. Başlayan katliam dalgasını durdurmanın imkanı yoktu. İşin can alıcı noktası da buydu aslında. Dünya bizi kelimenin tam anlamıyla terkediyordu. Ve bana bizzat, Ruanda'lıları kaderine terketme emri veriyordu. O sırada otuzbin kadar Ruanda'lı bizim korumamız altındaydı. Çekildiğimiz takdirde bu insanları kurtların önüne atmış, ölüme terketmiş olacaktık. Çünkü o sırada Kızılhaç bile faaliyet gösteremiyordu Ruanda'da. Tercih ikilemi Bir tercih yapmak zorunda bırakıldık. Ya bize sığınmış otuzbin Ruanda'lıyı ölüme terkettiğimizi bile bile çıkıp gidecektik. Ya da kalarak bize verilmiş yetkinin sınırını aşacak ve üstlerimizin emirlerine itaatsizlik edecektik. Kafamda bu durumu saatlerce evirip çevirdikten sonra, yardımcım olan Gana'lı generalin yanına gittim ve onun fikrini sordum. Bana "generalim" dedi. "Ruandalıları bize muhtaç oldukları bir sırada kaderlerine terkedersek, bunun vicdani sorumluluğuyla asla yaşayamayız." İşte duymak istediğim cevap buydu. Ruanda'dan ayrılmayı reddedecek, ve sonucu ne olursa olsun, Ruandalılarla birlikte kalacaktım. O günden sonra kendimi herhangi bir kuruluşun emrinde bir askeri komutan olarak değil, Ruandalıların ve insanlığın hizmetinde bir görevli olarak gördüm. Orada kalmayı tercih ettiğim için bir kısım askerim canını kaybetti. Ama bu konuda vicdanım rahat. Böyle bir ruh hali içinde, müthiş bir güç geldi üzerime. Zaten gördüğüm yıkıma ve terkedilmişlik duygusuna da bu güçle katlanabildim. Bazen bir trafik kazası, bir insanın bütün hayatında iz bırakır. Bir daha arabaya binemez, trafikten korkar. Biz, orda görev yaptığımız aylar boyunca her gün yirmi otuz kaza geçirmiş kadar travma yaşadık. İnsanlık dışılığın boyutları ve yapmak zorunda kaldığımız tercihlerin yarattığı stres ve travma o kadar büyüktü ki, ben hala bunun psikolojik izlerini taşıyorum. Travma sonrası stres, tedavi görmediği zaman giderek büyüyen bir bunalıma dönüşüyor. Unutamadığım manzaralar beni çıldırtıyordu. O yüzden intihara bile kalkıştım. Toplumsal uzlaşma, sorumluları affetme, bunlar kolay şeyler değil. Ben kişisel olarak bir derece yatıştım. Çünkü adalet bir ölçüde yerine geliyor. Ama benim önce bir Ruanda'ya, aslında bir cennet köşesi olan o ülkeye dönüp, katliamda öldürülen onca dostumun ve tanıdığımın yasını tutmam gerekiyor. Belki o zaman içim biraz daha yatışacak. Ne var ki Ruanda ve orada yaşadıklarım beni hiç bir zaman terketmeyecek. Korgeneral Romeo Dallaire soykırım başladığı sırada Ruanda'daki Birleşmiş Milletler Gücü'nün komutanıydı. Dallaire, kendisine uluslararası toplum niçin Ruanda'yı terketti diye sorulduğunda, şu yanıtı vermişti: "Çünkü Ruanda'lıların kimse için hiç bir önemi yoktu". |
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||