|
Pamuk'tan Nobel konuşması | ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Orhan Pamuk, dün gece geldi Stokholm’e ve gelir gelmez de medya mensuplarının şimşeklerini üzerine çekmeye başladı.
Zira görkemli Grand Hotel’de bekleşen muhabir ve kameraman ordusuna şöyle bir görünüp protokol görevlilerinin yardımıyla hemen ortadan kayboldu. Orhan Pamuk’un medyayla, büyük ölçüde de Türk medyasıyla ilişkilerinde şimdi tam bir sıkıştırma-sıyrılma rekabeti yaşanıyor. Nitekim bu sabah düzenlenen basın toplantısında da gazeteciler yazarı fazla ürkütmeden gayet ılımlı denebilecek sorular sormaya yeltendilerse de, aldıkları yanıtlar çok kısa ve daha fazla irdelemeye olanak vermeyen nitelikteydi. Türkiye’nin Avrupa Birliği’yle ilişkilerinin son durumunu nasıl değerlendirdiği sorulduğunda, bu durumdan büyük üzüntü duyduğunu söylemekle yetindi. Basın toplantısının sonlarına doğru İsveç’te yaşayan bir Süryani'nin, Pamuk’a, 1915 olaylarıyla ilgili olarak söylediklerini anımsatarak Süryanilerin sorunlarına niye hiç değinmediğini sorması üzerine, Orhan Pamuk, son üç dakikanın böylesine yoğun bir konuda konuşmak için yeterli olmayacağını belirtti. Basın toplantısında edebiyatla, kendi yazı tarzıyla ilgili soruları büyük bir keyifle yanıtladığı gözlendi Orhan Pamuk’un. Özellikle Doğu ve Batı kültürleri arasında bir köprü oluşturduğu şeklindeki değerlendirmelere katılmayan Pamuk, "Ben bir uygarlığı bir diğerine anlatmak için yazmıyorum romanlarımı. Uygarlıklar ve kültürler arasında bir uyum sağlayabilmek değil benim güdülerim. Bununla birlikte benim siyasi bakışım buna çok da uzak değil, Doğu ile Batı arasında bir çatışma olmamalı." dedi ve şöyle devam etti: "Beni yazmaya iten şey, uygarlıkları anlatabilmek değil, bir insanın, kendisini bir odaya kapatıp, tamamen kendi yalnızlığı içinde, iç dünyasının gerçeklerini, gerçek yazıyı arayarak, kendisini anlatabilmek istemesinde yatıyor. "Sonra bunları ulusa, dış dünyaya, okuyucu kitlelerine iletmek, anlatmak, bu sürecin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Herhangi bir uygarlığı şuna ya da buna anlatmak veya uygarlıklar arasında bir köprü oluşturmak benim ilk amacım değil, bunun için yazmıyorum ben. Gerçek yazıyı araştırırken birşeyler keşfetmek, böyle yazmak istediğim için yazıyorum." Büyük bir onur duymakla birlikte Nobel ödülünü almış olmasının edebiyatla olan gündelik ilişkisini değiştirmeyeceğini birkaç kez vurgulayan Orhan Pamuk’un sorulara verdikleri yanıtlarda en siyasi diye yorumlanabilecek ifadesi, kızına yazar olma tavsiyesinde bulunup bulunmadığı sorulduğunda verdiği yanıtta yatıyordu. "Kızıma edebiyat konusunda hiçbir dayatmam yok. Kızımın şu da bu olması konusunda hiçbir şey söylemiyorum. Bir babanın görevi, kendi eksikliklerini çocuğunun tamamlamasını düşlememek olmalı. Babanın görevi, çocuğunun seçimini özgürce yapabileceği bir zemin hazırlamak olmalı" diyen Orhan Pamuk, yanıtını, "Devletler de, yazarları için aynı rolü oynamalı bence bu arada" diyerek noktaladı. Pamuk Nobel Ödülü'nün kendisini bundan sonra sorunlardan kurtarıp kurtarmayacağı sorusunaysa, "Nobel Ödülü'nün ya da herhangi bir başka ödülün beni Türkiye’de mahkemelere düşmekten kurtarabileceğini düşünmüyorum. Türkiye daha önce böyle bir ödül de almamış olduğu için konu daha da hassaslaşıyor. Dolayısıyla konu gerektiğinden çok daha fazla siyasi nitelik kazandı. Ama daha önce de belirttiğim gibi, bu ödül, yazıya bağlılığımı ve yazarlık alışkanlıklarımı değiştirmeyeceği gibi, benim siyasi eğilimlerimi de değiştirmeyecek” diyerek yanıt verdi. Ne dedi? İşte yazar Orhan Pamuk'un Stokholm'deki konuşmasından seçtiklerimiz.. "Ben Dostoyevski tarzında bir yazar değilim. Ben Dostoyevki gibi Rus ruh halinin gayet ortodoks bir şekilde iç sorgulamalarını yapan bir yazar değilim. Benim kaygılarım farklı. Ama, ben de onun manevi bakışını şekillendiren "Batı’ya yönelik aşk ve nefret" duygularını paylaşıyorum. "Dostoyevski’nin yazıya kendisini adamış olmasına, daha önce hiçbir yazarın yapmadığı gibi insan ruhunun derinliklerine inebilmiş olmasına da hayranım. Ama ben, başka tarz bir yazarım. "Gerek Türkiye’den gerekse diğer ülkelerden çeşitli yönetmenler çeşitli defalar romanlarımı sinemaya aktarmak için girişimlerde bulundular. Benim bu konuda pek kolay bir insan olmadığım bilinir, kitabın kötü bir uyarlamasını yapacaklarını düşündüğüm için, 'Haydi vazgeçelim bu işten.' diyorum her defasında... "Ben bir uygarlığı bir diğerine anlatmak için yazmıyorum romanlarımı. Uygarlıklar ve kültürler arasında bir uyum sağlayabilmek değil benim güdülerim. Bununla birlikte benim siyasi bakışım buna çok da uzak değil, doğu ile batı arasında bir çatışma olmamalı. Bu bir fantezi. "Beni yazmaya iten şeyse, uygarlıkları anlatabilmek değil, bir insanın, kendisini bir odaya kapatıp, tamamen kendi yalnızlığı içinde, iç dünyasının gerçeklerini, gerçek yazıyı arayarak, kendisini anlatabilmek istemesinde yatıyor. "Sonra bunları ulusa, dış dünyaya, okuyucu kitlelerine iletmek, anlatmak, bu sürecin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Herhangi bir uygarlığı şuna ya da buna anlatmak veya uygarlıklar arasında bir köprü oluşturmak benim ilk amacım değil, bunun için yazmıyorum ben. Gerçek yazıyı araştırırken birşeyler keşfetmek, böyle yazmak istediğim için yazıyorum. "Nobel Ödülü'nü kazanacağımı hiç düşünmüş müydüm? Düşünmüş olmasam bile son yirmi yıldır çevremdekiler bunun o kadar şakasını yapıyordu ki, kaçınılmaz olarak insan düşünüyor. "Gençken, malum, babaların oğullarına 'günün birinde paşa olacaksın' demeleri gibi birşey. Çok duymuştum bunu. Son dört beş yıldır da gazeteciler sürekli bunu soruyordu bana. Nobel ödülünü almak büyük bir onur, büyük bir ayrıcalık, dünya edebiyatı düzeyinde eşsiz bir yeri var. "Çok büyük bir gurur duyuyorum ama bu ödülün benim çalışma alışkanlıklarımı, yoğun bir şekilde yazmaya kendimi adamış olmamı, romanlarımın yoğunluğunu değiştirmesine izin vermeyeceğim. Bunlar değişmeyecek. "Geçirdiğim son 2 ay, yaşadığım son 44 yıldan çok farklı oldu. Yalnızca Nobel ödülünü almış olduğum için değil, artık, ilk defa başka bir kentte, New York’da bir işim olduğu için. Bomboş bir eve girmiştim, en ufak ayrıntısına kadar baştan aşağı dayayıp döşemek zorunda kaldım. Tam oturup 3,5 yıldır yazmakta olduğum son romanıma devam edecektim ki, bu harikulâde ödülü aldığımı öğrendim. Bir de üstelik hayatımda ilk kez profesyonel anlamda ders vermeye başlamıştım. Bütün bu heyecan ve sevinç duyguları arasında son iki ayda yazabildiğim tek şey Nobel ödülü için yapacağım konuşmam oldu. "‘Kara Kitap’, herhangi bir abartma yapmıyorum, benim kendi sesimi bulduğum kitap oldu. Bu ses de deneysel çağdaş Avrupa edebiyatıyla, İslam ve Sufi geleneklerin ve mecazi öykülerin içiçe girdiği bir tarz. Bu benim sesimdi bir bakıma ya da sesimin ilk işaretleri... Bunu da Kara Kitap’da buldum. Kara Kitap İsveç’ye yayımlandığında büyük beğeni toplamıştı. Avrupa’nın diğer ülkelerindeyse böyle olmadı. Hatta İngiliz gazetelerinden birinde çıkan sevimsiz bir yazıyı hatırlıyorum; 'bu kitabı Fransızlar anlayabilir, İsveçliler de ödül verir' deniyordu. 20 yıl önce olmuştu bu. "Şimdi bu kitabın burada en çok satan kitaplar arasında yer almasına memnunum. Benim kendimi çok yakın hissettiğim bir kitap bu. Kara Kitap on yıl önce çevrilmişti İngilizceye, yeniden çevrilmesini istedim yayıncımdan. Bu yıl yeni çevirisi çıkıyor. Şunu söyleyeyim, her kitap insanın bir çocuğu gibidir. Her biriyle tek tek ilgilenirim. Bir noktadan sonra hepsi farklı farklı hayatlara başlar. Bir çocuğun yürümeye başlayıp, sizi geride bırakması gibi. İşte bu nedenle bu ‘sevgili oğlum’un da güzel bir yolda yürümesini istiyorum. Ve İsveç’te bunu gayet iyi yapıyor olmasından da son derece mutluyum. "Nobel beni mahkemelerden kurtarmaz" "Nobel Ödülü’nün ya da herhangi bir başka ödülün beni Türkiye’de mahkemelere düşmekten kurtarabileceğini düşünmüyorum. Türkiye daha önce böyle bir ödül de almamış olduğu için konu daha da hassaslaşıyor. Dolayısıyla konu gerektiğinden çok daha fazla siyasi nitelik kazandı. Ama daha önce de belirttiğim gibi, bu ödül, yazıya bağlılığımı ve yazarlık alışkanlıklarımı değiştirmeyeceği gibi, benim siyasi eğilimlerimi de değiştirmeyecek. "Bence yazı yazmanın sırrı, başkalarına, kendileri hakkında yazdığınızı düşündürecek şekilde ama aslında kendinizi yazmanızdır. Edebiyatın gücü, bir odada bir kalem ve kağıtla uzun süre başbaşa oturabilmektir. Sonra milyonlarca kişi sizi okur, Stoklholm’de basın toplantıları düzenlenir, iyi kalpli gazeteciler gelip size gülümser, okur kitleniz oluşur, sokaktaki adam gülümseyerek size yaklaşıp ‘siz beni tanımıyorsunuz ama ben sizi iyi biliyorum' der. Edebiyatın gücü biraz da budur. "Ancak edebiyat demek, kuvvet demek değildir. Kuvvet, edebiyatın yalnızca önemsiz bir noktasıdır. Edebiyat, yaşıyor olmanın, yaşamın, bu dünyada bulunmanın anlamını, dünyada varolmanın iç derinliklerini anlamak, bunlardan zevk almak, bütün bunların keyfini sözcükler aracılığıyla çıkarmak demektir. Edebiyat budur. Bu işi iyi yaparasanız bir kuvvete sahip olursunuz, ama kuvvete sahip olmak için yazmazsınız bütün bunları. Okurların kalplerini kazanmış olmanın verdiği güç keyifli elbet ama, bunu da fazla öne çıkarmamak gerekli. "Kızıma edebiyat konusunda hiçbir dayatmam yok. Kızımın şu da bu olması konusunda hiçbir şey söylemiyorum. Bir babanın görevi, kendi eksikliklerini çocuğunun tamamlamasını düşlememek olmalı. Babanın görevi, çocuğunun seçimini özgürce yapabileceği bir zemin hazırlamak olmalı. Devletler de, yazarları için aynı rolü oynamalı." |
İlgili haberler Stockholm'de Pamuk havası06 Aralık, 2006 | Avrupa Barış ödülü de sahibini buluyor13 Ekim, 2006 | Avrupa Portre: Orhan Pamuk12 Ekim, 2006 | Avrupa Nobel Edebiyat Ödülü açıklanıyor 12 Ekim, 2006 | Avrupa Türk yazarlar yargı karşısında07 Şubat, 2006 | Avrupa Asıl sorun 301'inci madde23 Ocak, 2006 | Avrupa Pamuk hakkında takipsizlik kararı29 Aralık, 2005 | Avrupa 'AB yargımızı baskı altına almaya çalışıyor'17 Aralık, 2005 | Avrupa | ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||