|
Adım Adım Avrupa - Almanya II | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
17 Aralık zirvesine sayılı gün kala, BBC Türkçe Bölümü'nün yapımcıları AB'de etkin olan beş ayrı Avrupa ülkesinde kamuoyunun nabzını tuttu.
Yapımcılarımız, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği hakkında bu ülkelerde kamuoyunun ne yönde ve nasıl oluştuğunu, üniversite gençliğinden emeklilere halkın Türkiye hakkında ne düşündüğünü, kamuoyunun hükümet politikalarını nasıl etkilediğini araştırdı. Berlin'in hemen doğusunda Bernau kasabasında insanlar artık Noel atmosferine girmişler. Kentin alışveriş merkezinde herkes Noel hediyelerini seçiyor. Bernau, Brandenburg eyaleti sınırları içinde küçük bir Pazar kenti. Yaşamın temposu, Berlin gibi büyük bir kentinkinden çok daha farklı. Kent sakinleriyle konuşunca, Bernau'da yaşayanların Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği gibi konulara da daha farklı yaklaştığını görüyorum. Şöyle diyorlar: "Kültürleri, eski Avrupa devletlerinin kültürlerinden tümüyle farklı. Bir parça oryantal. Bence Arapların kültürüne daha yakınlar. Dinleri de farklı. Türkiye'nin kültürel açıdan hiçbir benzerliği olmadığını düşünüyorum. Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne alırsanız, o zaman Afganistan'ı niye almayasınız? Türkiye o kadar uzakta ki..." "Türklerin kendi sorunları var, bizim kendi sorunlarımız var. Bunlar birbirleriyle uyuşmuyor. Ülkelerimiz arasında çok büyük farklar var. Özellikle kültürlerimiz farklı. Ayrıca din sorunu var."
"Zaman Türkiye'nin Avrupa'ya girmesi için uygun değil. Siyasetini değiştirmesi, insan haklarını sağlaması lazım. Eğer bu konularda değişklikleri gerçekleştirirse o zaman evet Avrupa'ya dahil olabilir." "Hayır, Türkiye'nin Avrupa'ya ait olduğunu sanmıyorum. Kültürleri bizim kültürümüz değil. Bizden 500 yıl geride yaşadıklarını düşünüyorum." "İki ülkenin kültürleri çok farklı. Dinleri de farklı. Türkler kendi başlarına hareket etmek, ayrı yaşamak istiyorlar. Diğer insanlarla bağlantı, ilişki kurmak istemiyorlar." Berlin'in hemen eşiğinde olsa bile, Bernau kasabasında yaşayanların Türkiye'ye ve Almanya'daki Türkiyeli göçmenlere bakışı, Berlin gibi büyük kentlerde yaşayanlara göre değişik. Konuştuğum insanların hemen hepsi, Türkiye konusunda, Hristiyan Demokratlarla aynı görüşte olduklarını söylüyor ve iktidardaki Sosyal Demokrat-Yeşiller koalisyonunu eleştiriyor. Hristiyan Demokratlar da Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğine karşı çıkarken benzer temaları işliyorlar. 'İmtiyazlı ortaklık daha iyi bir seçenek' Hristiyan Demokratların Avrupa milletvekillerinden Hartmut Nassauer şöyle diyor: "Benim savunduğum ilk nokta şu: Avrupa Birliği şu sırada Türkiye gibi bir ülkeyi bünyesine alma yeteneğine sahip değil. İkinci olarak da şunu görmemiz gerekir: Avrupa Birliği'nin ve Avrupa bütünleşmesinin amacı siyasi bir birlik kurmaktır. Ve sınırsız sayıda üyeyle siyasi bir birlik kuramazsınız. Çünkü, sadece iç pazarın sorunları ötesinde bazı temel alanlarda ortak politikalar oluşturmanız gerekir. Bu yüzden, böyle bir siyasi birlik yaratma çabasını Avrupa'nın merkezine odaklamamızın zorunlu olduğunu düşünüyorum. Türkiye'nin ise sadece küçük bir bölümü Avrupa'da. Büyük bir bölümü ise Avrupa'da değil. Türkiye gibi büyük ve kültürel olarak Avrupa'dan farklı bir ülkenin AB'ye entegre edilebilmesini mümkün görmüyorum. Bu yüzden Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkinin imtiyazlı bir ortaklıkla daha iyi kurulabileceğini düşünüyorum."
Hristiyan Demokratlar ve Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkan Almanlar, Türkiye'nin Avupa Birliği'ne entegre olamayacağını savunurken, Almanya'da yaşayan göçmenlerin toplumla uyum sağlama sorunlarını örnek olarak gösterebiliyorlar. Hartmut Nassauer'e, Alman toplumuyla uyum sağlayan birçok Türkiyeli göçmenin olduğunu, Hristiyan Demokratlar içinde bile Türkiyeli üye ve milletvekili adayları bulunduğunu hatırlatıp, göçmenlerin uyum sorunuyla Türkiye'nin Birliğe entegre olması konusunu niye birleştirdiklerini sordum. Hartmut Nassauer, şu yanıtı verdi: "Bunu yaparken, Almanya'daki deneyimlerimizi yansıtmak istedim. Almanya'da tabii, topluma son derece iyi uyum sağlamış binlerce Türk kökenli Alman vatandaşı var. Başarılılar, şirketleri var, vergi ödüyorlar... Ama diğer yandan, endişeyle izlediğimiz bazı farklı gelişmeler de oluyor. Örneğin, Berlin'in Kreuzberg mahallesinde, entegrasyon yerine, toplumdan kopma eğilimi var. Bir örnek daha vereyim... Benim seçim bölgemde bundan on onbeş yıl önce Türkler bizim takımlarımızda futbol oynarlardı. Ama şimdi kendi futbol takımları var. Bence bu Alman toplumundan ayrılma eğilimini yansıtıyor. Ve endişe verici bir gelişme." Bernau'dan döndükten sonra, Hartmut Nassauer'in Alman toplumundan ayrılma eğilimi gösterdiğini söylediği, Türkiyeli göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı Berlin'in ünlü Kreuzberg mahallesindeki, daha çok Almanların rağbet ettiği bir kafede Martin Greve ile buluşuyorum. 'Türkler göçün sembolü' Martin Greve bir müzik bilimci ve yazar. 'Ren Nehri kıyısında Türk müziği' adlı bir kitabı var. Ayrıca çeşitli gazetelerin kültür sayfalarına yorumlar yazıyor. Çok iyi Türkçe de bilen Greve, Almanların yabancılara alışkın olmayan bir toplum olduğunu söylüyor. "Ruslar, Polonyalılar, Fransızlar, ya da Amerikalılar gibi buradaki diğer azınlık gruplar, Türkler gibi acaip görülmezler. Buradaki Türkler, yabancıların, göçün sembolü. Almanya'nın diğer bazı ülkelerden farkı, yaşlı neslin yabancıları hiç bilmemesi. Yabancılar hiç bilinmezdi. Zaten Naziler hepsini öldürdü, bir kısmını da ülkeden attı. Kaçabilen de kaçtı. 30-40 yaşlarındaki daha genç nesil için yabancılarla birlikte yaşamak normal. Daha genç nesil için daha da normal. Şu sıradaki siyasetçilerin nesli de yabancılara pek aşina değil. Bu nesilde kültürler arası iletişim bilgisi az. Almanların çoğu, özellikle de yaşlı nesil, yabancılardan korkuyor. Yabancıların sembolü de daima başörtülü kadınlardır. Medyada, yabancılara, azınlıklara ilişkin ne yazılsa, hemen bir Müslüman kadın fotoğrafı kullanılır. Müslüman kadın da başörtülü bir kadındır. Bu bir sembol olarak kullanılır" diyor Martin Greve. Martin Greve'ye göre Almanlar, Türkiye'yi de çok uzakta ve esrarengiz bir ülke olarak algılıyorlar.
"İnsanların kafasındaki Türkiye resmi, Türkiye imajı, Orient'in, Doğu'nun imajından etkilenir. Bu, Almanların kafasında hala çok güçlü bir imajdır. Halbuki, birçok Alman da Türkiye'yi tanır. Çünkü tatillerini orada geçirirler. Fakat tatillerin Türkiye'si tamamen farklıdır. Mayorka, İbiza, ya da İtalya gibidir. Gerçek Türkiye'nin kafalardaki imajı ise oryantal bir Türkiye'dir. Doğu ise son derece esrarengizdir, garip bir yerdir. Bizim tam karşıtımızdır. Biz ise, kültürlüyüzdür, disiplinliyizdir, çok çalışırız. Almanların kafasında kendi imajları böyledir. Ama, oryantal insanların hiçbir disiplini yoktur; çok duygusaldırlar, bazan çok erotik olarak görülürler. Çok güçlü ve son derece tehlikelidirler. Bu resmin içine bir ucundan İslamcı terörist, diğer ucundan da oryantal dansöz oturur. Bu ikisi arasında hiçbirşey yoktur. Yani bir tarafta tatillerin Türkiye'si, diğer tarafta oryantal Türkiye var. Şimdi bu resmin içine bir de göçmenler, yani Almanya'daki Türkler eklendi. Buna normal bir Türkiye resmi demek mümkün mü?" Martin Greve Türkiyeli göçmenlerin topluma uyum sağlayamamalarının Alman hükümetlerinin politikaları sonucu meydana geldiğini savunuyor. Greve şöyle diyor: "Göçmenlerin çoğu Anadolu'daki köylerden geldi. Burada, diasporada, özellikle ilk nesil doğal olarak içine kapalı topluluklar oluşturdu. Alman devleti de bu insanların uyum sağlaması için hiçbirşey yapmadı. Onlar misafir işçiydiler. En ağır sanayilerde, en zor işlerde çalıştırıldılar. Almanca öğrenmeye hiçbir fırsatları olmadı. Ne kendileri topluma entegre olmak istediler, ne de Alman hükümetleri bu insanları entegre etmek için birşey yaptı. Şimdi de artık birinci nesil için çok geç... Fakat bu arada, bir de ikinci ve üçüncü nesil var. Almanların bu insanlarla ilişkileri var. Fakat, mesela benim komşum gibi, onlar Almanca konuşuyor, iyi entegre olmuşlar, o yüzden tam Türk sayılmazlar. Benim komşum mimar. O yüzden Türk olarak görülmez, çünkü Türklerin yaptığı işleri yapmıyor. Ders verdiğim müzik okulunda Türk çocuklar da var. Ama, anne ve babaları doktor. Onlar Türk sayılmazlar. Çünkü kafalardaki resme uymuyorlar. Bu yüzden Almanların kafasındaki Türkler oryantal, tehlikeli ve acaip insanlardır." Türkiye tartışmalarının yönü değişir mi? Dursun Yiğit, Berlin'de Türkçe ve Almanca yayın yapan TD1 televizyon kanalının yöneticisi. Aynı zamanda Hristiyan Demokratik Birlik Partisi'nin üyesi ve partinin Berlin teşkilatının yönetiminde yer alıyor. Partisinin Türkiye'nin üyeliğine ilişkin politikasını destekleyip desteklemediğini sordum.
"Tabii ki parti içerisinde bütün bunlar tartışılıyor. Türkiye'nin AB ilişkilerindeki sürece bakıldığı zaman, gidişat Hristiyan Birlik Partisi'nin istediği noktada ilerliyor. Parti, 'imtiyazlı ortaklık' diyor, belki bunun içini tam olarak doldurmuyor. Ama şu anda Sosyal Demokrat ve Yeşiller iktidarının Türkiye'yi götürdüğü nokta imtiyazlı ortaklığa gidecek. 'Bu 15-20 sene de sürse, mutlaka tam üyelikle sonuçlanacak' diye bir madde yok ortada. Parti içerisinde değişik sesler var tabii. Türkiye'ye şu veya bu şekilde, olacaksa 'Olacak'; olmayacaksa 'Olmayacak' denmesi gerektiğini savunuyoruz biz. Parti de bunu savunuyor. CDU, Türkiyeyle mutlaka sonunun ne olacağını konuşmak gerektiğini savunuyor. Bu biraz daha dürüst bir siyasi anlayış diye düşünüyorum. 20 sene sonra 'Kusura bakmayın. Biz tam üyelik için yola çıkmıştık ama bu olmadı. Size şu ortaklığı verelim' denmesi biraz daha acı verici olabilir diye düşünüyorum" diyor Dursun Yiğit. Dursun Yiğit partisinin Türkiye'ye ilişkin politikalarının iki yıl sonraki seçimlerde değişeceğini söylüyor. Gerçekten de Avrupa Birliği'nin Aralık zirvesinde Türkiye istediği yanıtı alırsa Almanya'daki Türkiye tartışmalarının yönü değişebilir mi? Tarihçi ve konuları İstanbul'da geçen polisiye roman yazarı Juergen Ebertowski umutlu. "Fischer ve Schröder'in açıkça Türkiye'nin üyeliğini desteklemeye başlaması ardından bence tartışmaların yönü daha şimdiden değişti. Fakat Hristiyan Demokratların politikalarının gelecekte ne olacağını şimdiden tahmin etmek zor. Muhafazakar seçmenler genelde Türkiye'nin üyeliğine karşı. Fakat bence bu da kesin değil. Onlar da aralarında bu konuda çatışıyorlar. Şimdi Emine Demirbüken de Hristiyan Demokratik Birlik Partisi'nin yönetimine giriyor ve parti içinde çok etkili bir rolü olacak. Bence eninde sonunda, Türkiye'yi bir müttefik olarak tutmanın Avrupa için çok daha iyi olacağı konusunda sağduyu hakim olacaktır" diyor Juergen Ebertowski. Martin Greve ise, Hollanda'daki Van Gogh cinayetinin Almanya'daki havayı zehirlediğini düşünüyor ve Hristiyan Demokratların bu ortamı kullanmak istediklerini savunuyor.
"İnsanların kafasında hala yıllar önceki Türkiye var. Gerginliklerin, sorunların, şiddetin egemen olduğu bir Türkiye... Bu son yıllarda değişmeye başlamıştı. Örneğin Kartel adındaki hip hop grubu, Tarkan, futbolda dünya kupası, ardından Sertab Erener'in Eurovizyon şarkı yarışmasını kazanması... Bunlar hep Almanya için Türkiye hakkındaki resmin değişmesi açısından çok önemli ve olumlu şeylerdi. Fakat şimdi, Hollanda'daki son olaylardan sonra bu imaj yeniden değişmeye başlayacak. Tabii, sağcı Hristiyan Demokratlar bundan siyasi kazanç elde edebilir. Sorun, Hristiyan Demokratlar açısından Avrupa'nın ne anlam ifade ettiğinden kaynaklanıyor. Bence muhafazakar politikacılar açısından Avrupa Birliği, daha geniş çerçevede yeni bir ulus. Bir Avrupa devleti. Sol ise durumu böyle görmüyor. Onlar için Avrupa Birliği, insan hakları, siyasi özgürlükler ve demokrasinin paylaşıldığı bir alan. Fakat, Avrupa'yı yeni bir ulus olarak görürseniz, o zaman ortak bir tarih, ortak bir kültür de yaratmanız gerekir. Buna ek olarak ortak bir dine sahip olmasını da istiyorlar. Hristiyan Demokratlar bunu açıkça söylemiyorlar ama, Türkiye tartışmasını Alman kimliğini, Alman milliyetçiliğini tanımlamak için kullanıyorlar. Nazi geçmişi nedeniyle Alman milliyetçiliğini açıkça tartışmak hala çok zor. Hristiyan Demokratlar ortak Avrupa kimliğinden söz ediyorlar, ama aslında bundan Alman kimliğini kastediyorlar. Dolayısıyla Almanya içinde de bir kültür çatışması yaşanıyor. Bence Schröder milliyetçi ve Hristiyan bir Alman kimliğine karşı. Hollanda'da gördüğümüz gibi, durum her an değişebilir. Burada da benzer şeylerin olmasından çok korkuyorum. Aşırı sağcılar Solingen ve Rostock'da yabancılara saldırdığında Almanlar arasında çok güçlü bir dayanışma hareketi ortaya çıkmıştı. "Türklere dokunamazsınız. Onlar bizim Türklerimiz" demişlerdi. Hisleri böyleydi. Ama bu on yıl önceydi. Şimdi durum değişti. Türkler artık bizim Türklerimiz değil. Onlar artık belki birer terörist. Belki biz kördük, bunu göremedik. Hollanda'dan başlayan tartışma bu. Ve Hristiyan Demokratlar bunu kullanıyor. Bence yine de Almanya Türkiye'ye açık.. Ama bu durum hızla değişebilir" diyor Greve. Berlin'den ayrılmadan önce, çehresi son yıllarda tamamen değişen, modern mimarinin ilginç örnekleriyle yeniden inşa edilen, kentin 1920'lerdeki merkezi Potsdamer Platz'a gidiyorum. Sony Merkezi'nin ortasındaki, üstü şeffaf bir kubbeyle kapatılmış alanda bir çocuk korosu Noel konseri için prova yapıyor. Bir grup gence Türkiye Avupa'nın parçası mı, Avrupa Birliği'ne üye olabilir mi diye soruyorum. Hiçbirinin en ufak kuşkusu bile yok: "Türkiye'nin Avrupa'nın bir parçası olduğunu düşünüyor musunuz?" "Evet, evet.. Kesinlikle!" "AB'ye üye olması gerektiğini düşünüyor musunuz?" "Evet, evet.. Kesinlikle!" "Hiçbir problem yok yani?" 'Hayır, hiçbir problem yok..." |
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||