BBCTurkish.com
NEWS
SPORT
WEATHER
Son güncelleme: 08 Aralık, 2004 - TSİ 16:51
Bu sayfayı arkadaşıma gönderYazıcı için
Adım Adım Avrupa - Fransa

17 Aralık zirvesine sayılı gün kala, BBC Türkçe Bölümü'nün yapımcıları AB'de etkin olan beş ayrı Avrupa ülkesinde kamuoyunun nabzını tuttu.

AB bayrağı

Yapımcılarımız, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği hakkında bu ülkelerde kamuoyunun ne yönde ve nasıl oluştuğunu, üniversite gençliğinden emeklilere halkın Türkiye hakkında ne düşündüğünü, kamuoyunun hükümet politikalarını nasıl etkilediğini araştırdı.


"Bence Türkiye'nin Avrupa'da yeri var, sırf ekonomik nedenlerle bile olsa.. Uzun erimde Türkiye önemli bir pazar olacak sanırım. Demokratik ilerleme ve eğitimle, demokrasisi ve kurumlarında şeffaflığın artmasıyla, Türkiye'nin, Avrupa Birliği'nin diğer üyeleri için bir fırsat oluşturması sözkonusu. İşte o zaman ilginç bir ülke olacak Türkiye..."

"Bence Türkiye'nin Avrupa'da yeri var. Tarihi ve kültürüyle, Avrupalı olmak istediğini ortaya koydu. Ama diğer yandan, buna isteksiz olan Avrupa Birliği ülkelerini da anlıyorum çünkü Türkiye'nin getireceği nüfus yükünden, ekonomik yükten korkuyorlar. Aslında ben de epey kararsızım bu konuda."

"Bence Türkiye'nin Avrupa'da yeri var. Coğrafi açıdan Türkiye'nin Avrupa'ya dahil olmadığını söyleyemezsiniz çünkü coğrafî kıstaslar çok da kesin değil. Ama siyasî kıstaslara gelince, sanırım, Türkiye'nin daha yapması gereken çok şey var. Özellikle insan hakları alanında. Ama Türklerin Avrupa Birliği'yle bütünleşme kararlılığı, bunun gerçekleşeceğini ve tüm siyasi reformlar eninde sonunda bunu mümkün kılacak..."

Bunlar, Siyasal Bilimler Fakültesi'ndeki üç öğrencinin Türkiye'nin AB'de yeri olup olmadığıyla ilgili yorumları böyleydi...

Fransa'da müslüman toplumun gösterisi

Charles Trenet'nin 1947 yılından kalma 'Tatlı Fransa'sını, 50 küsür yıl sonra çok farklı bir Fransa'da, ikinci kuşak göçmen, Fransa'nın 'arabesk rockçusu' isyankar müzikçi Raşid Taha, 'Oturma İzni' adlı grupla seslendirmişti.

Bugünün Fransa'sında belki birçok kimse, ülkenin, toplumun çok kültürlüleşen yapısını hala sindiremiyor ama genç kuşaklar, daha farklı bakma çabasında dünyaya ve bu çerçevede Avrupa Birliği'ne katılma çabasındaki Türkiye'ye.

Siyasal Bilimler Fakültesindeki üç öğrencinin ardından, Paris 1 Üniversitesinden diğerlerinin 'Türkiye Avrupalı sayılabilir mi?' sorusuna verdikleri yanıtlara bakalım. Şöyle diyorlar:

"Tarihi bakımdan evet, Türkiye, Avrupa'ya aittir. Belki bir kültürel boşluk var arada. Ama Türkiye'nin tarihiyle Avrupa arasında bir bağlantı var, bu açık! Batı için sorun Müslüman halk değil, eğitim görmemiş olan Müslümanlar. Türklerse her geçen gün daha eğitimli hale geliyor. Kendileri ve Avrupa için neyin iyi olduğunun farkındalar."

"Hayır!.. Hayır, çünkü Türkiye'nin İran ve Irak'la sınırları var. Bu da Avrupa değil! Türkiye'nin yalnızca yüzde 10 kadarı Avrupa'da. Çok fazla sayıda değil Türkiye'nin Avrupa kısmında yaşayan insanlar. Bunun Müslümanlıkla, Hristiyanlıkla ilgisi yok bence. Türkiye, Fransa gibi, anayasasıyla lâikliği benimsemiş olan tek ülke. Bu işin dinle bağlantısı yok. Ekonomik anlamda Avrupa içinde ama kültürel bakımdan birçok farklar var. Birçok siyasi sorun var; insan hakları, Kürt sorunu, Ermeni sorunu... Avrupalı olmanın kimi görevleri yerine getirmekle ilgisi yok, ya Avrupalısınızdır, ya da değil. Bu ekonomik ya da siyasi bir sorun değil, coğrafî bir sorun. Ona bakarsanız Avustralyalılarla Yeni Zelandalıların, Avrupa'da daha fazla kökleri var."

Türkiye'nin AB'yle 'zoraki evliliği'

Paris'te yarım yüzyıl sonra bile Pazarları aynı gelenekleri sürdürüyor Fransızlar.

Eiffel Kulesi

Evet, Eiffel kulesiyle Trokadero turistten geçilmiyor ama, La Terrasse kahvesinde pazar sabahı buluştuğum ekonomist, öğretim görevlisi ve üç yıl süreyle komisyonda, Romano Prodi'nin ekibinde görev yapmış olan Sylvie Goulard, yakınlarda piyasaya çıkan "Le Grand Turc et la République de Venise" kitabıyla geliyor. Ve Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılma/alınma sürecini Moliere'in oyunlarındaki zoraki evliliklere benzetiyor.

"Biraz üzgün olduğumu söylemeliyim. Bu duygularım Brüksel'deyken de doğrulandı, zira biz, yıllardır Türklerle açık bir şekilde konuşmadık. Türkiye'yi aramızda görmek istediğimiz izlenimini verdik, en yüksek düzeyde, Avrupa Konseyi düzeyinde bazı sözler verildi ama Avrupa vatandaşları, ne karar alındığını bilmiyor. İşte bir sürtüşme çıkması olasılığı bundan kaynaklanıyor. Buna devam eder, Avrupa Konseyi'nde en yüksek düzeyde, halkın desteği olmaksızın ve parlamentolarda tartışmaksızın gayet siyasi ve hassas kararlar almayı sürdürürsek ve Türkler de kimi çabalar gösterirse ve bütün bunların ardından halkoylamasında, en azından Fransa'daki halkoylamasında insanlar 'hayır' oyu kullanırsa, bence işte bu en kötüsü bu olur; asıl o zaman uygarlıklar çatışması patlak verir" diyor Sylvie Goulard.

"Peki nedir bu sözünü ettiğiniz uygarlıklar çatışması? Çok yalın bir dille konuşmak gerekirse, bir Hristiyanlık/İslamiyet çatışması mı bu?" diye soruyorum.

Yanıtı şöyle: "Ben bu kelimeden hoşlanmıyorum ama Türkiye'nin katılımından yana olanların kullandığı sözcük bu. Bir Hristiyan klübü olmadığımızı göstermek, Müslüman dünyayla bir çatışmadan kaçınmak için Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne almamız gerektiğini savunuyorlar. Ben bu yaklaşımı kabul etmiyorum. Birinci nedeni, zaten Avrupa'da yaşamakta olan çok sayıda Müslümanın bulunması. Yalnızca Hristiyan olmadığımızı kanıtlamamıza gerek yok! Bu kesin bir gerçek. Bir de, bu savı kullanmaya kalktığınızda, Fas'a örneğin, birşey söylemeye hakkınız kalmaz. Fas da, reformlar yapma, kamu yaşamını çağdaşlaştırma, kadınlara hiç olmadığı kadar haklar tanıma çabasında... İşte bu nedenle ben, dinsel tartışmaların bir yana bırakılmasından yanayım. Ama bu nokta, şimdi sürüp giden tartışmaların bir parçası. Halk da bir miktar korkulu. Türkler Müslüman olduğu için değil, Avrupa Konseyince Türkiye hakkında ne karar verilmiş olduğunu bilmedikleri için... Ve şimdi bunun gerçekleşmekte olduğunu görüyor, ciddiyetini kavrıyorlar. Bu böyle devam edemez, ederse bu sürecin sonunda büyük bir sorun çıkar karşımıza."

Fransa Ulusal Siyasal Bilgiler Vakfında araştırmacı olarak görev yapan ve Siyasal Bilimler Enstitüsünde öğretim üyesi olan Prof.Semih Vaner ise, Fransızların bu yeni tutumunu şöyle değerlendiriyor:

Jacques Chirac ve Gerhard Schröder

"Fransa'nın tavrı biraz şaşırtıcı. Bunun birçok nedeni olsa gerek Fransa içindeki dinamiklerle ilgili. Fransa şimdiye kadar dünyaya açık bir ülke olarak bilinirdi. Dış dünyadaki, üçüncü dünya ülkelerindeki prestiji imajı hala biraz bunlara bağlı. O imaj kaybolmuş değil. Fakat bu konudaki tavrı şimdiye kadar sürdürdüğü dünyaya açık tavırla bağdaşmıyor belki de. Bunun herhalde Fransa'nın içinde bulunduğu siyasi durumla ilişkisi olsa gerek. Onun dışında başka nedenler de var tabii. Fransa De gaulle'cü bir gelenekten geliyor. Dolayısıyla Türkiye'ye biraz Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere'nin yandaşı olarak bakma eğilimde. Fransa'nın Almanya'yla sürdürdüğü bir önderlik var Avrupa içerisinde. O rolün kaybedilmesinden korkuluyor herhalde. Türkiye konusu çok açık bir şekilde iç politika malzemesi olarak kullanılıyor. Bu Türkiye'nin adaylığından bağımsız bir olay aslında. Onun dışında bir takım kültürel blokajlar da yok değil. Yani Türkiye'ye biraz tehdit edici, hatta bir ölçüde İslamlaştırıcı, Hristiyanlığı tehdit edici bir unsur olarak da bakılabiliyor."

Prof. Semih Vaner'e, "Türkiye, Fransa'da yavaş yavaş kaynamakta olan İslami kesime yönelik kaygıların, önyargıların odaklaştığı bir konu mu oldu?" diye soruyorum.

Vaner, "Galiba biraz öyle oldu," diyor ve ekliyor: "Çünkü Türkiye gibi Avrupa'nın yanınbaşında, yarım asırdır AB'ye girmeye çalışan ve Avrupa değerlerini paylaştığını söyleyen ve gerçekte büyük bir ölçüde paylaşan, laikliğe bağlı bir ükenin, İslam'la ilgili daha çok duygusallığa hatta bağnazlığa ve bilgisizliğe dayalı bir imaj içerisine çekilmiş olması paradoksal bir durum. Muhakkak ki iç politika gelişmelerinde Türkiye ister istemez o mücadelenin içerisinde malzeme olarak kullanılıyor ve sanırım bir süre kullanılmaya devam edecek."

İçine kapalı Türk toplumu

Fransa'nın Almanya sınırındaki Strazburg kentindeyim soğuk, puslu bir Kasım sonu sabahı.

Gar meydanına Noel ağaçları dikiliyor, Alman geleneğine özgü ahşap kulübeler kurulmaya başlanıyor, türlü çeşit Noel hediyesi sergilere çıkarılıyor.

Noel ağacı

Mustafa Sandal şarkılarının yayıldığı kotçuların sıra sıra dizildiği giyim pazarı, Almanlığın Fransızlığa neredeyse egemen olduğu bu kentte, bu 'Avrupa Birliği' kentine ilk kez 40 yıl önce gelmiş olan Türkleri getiriyor gündeme.

Fransa'daki Türkler, kendi toplulukları için gelin ya da damat almıyor, 'ithal ediyorlar'.

Gerekçesi, taze kan politikası, 'Fransızlaşmamış eş bulma' ilkesi.

Türklerin hukuki, toplumsal, eğitsel sorunlarıyla ilgilenen kuruluşlar, Türk toplulukların dışa, içinde bulundukları toplumsal düzene kapalı bir yaşam sürdürdüklerini, çocukların örneğin, Fransız okullarına gönderilseler bile, geleneksel okul gezilerine katılmalarına izin verilmediğini anlatıyorlar.

Bir yerli toplumda, 'öteki' hakkında doğan, beslenen kanılar, önyargılar, kalıplaştırmalar bu yansımaların sonucu mu?

15 yıldır Fransa'da yaşayan ve çalışan Afgan pazarcı bu soruma şu yanıtı veriyor:

"Buradaki Türk topluluğunun sorunu çok kapalı olması. Birbirleriyle yaşıyorlar, başkalarıyla karışmıyorlar. Sorun, din değil. Din inanç meselesi, herkesin kendine göre dini var. Söylemek istediğim şu: Türkler Fransızlara karışmak istemiyor. Hep bir aradalar, Türkler toplumla nasıl bütünleşir bilmem. Başka topluluklarla da kaynaşmak istemiyorlar. Bence Fransız siyasetçiler de ayrı ayrı topluluklar olsun istemiyor. Buna karşı çıkıyorlar, o yüzden de Avrupa Birliği'nde Türkiye'yi reddediyorlar. Bence en büyük neden bu."

35 yıldır Fransa'da yaşayan, aslen Faslı bir satıcı da benzer, hatta daha sert eleştiriler yöneltiyor Alsas bölgesindeki Türklere:

"Yok, bence dinden değil. Türkler bence kolay insanlar değil. İşte o yüzden Fransızlar biraz isteksiz. Bu insanlar zor ama aralarında dayanışma var. Fransızları da korkutan bu bence. Türkler kapalı, ama aralarında sağlam bir dayanışma var. Onlarla ticaret yapmak imkansız! İş yapılmıyor onlarla. Size bir örnek vereyim, burada 35 tezgah var. Sadece biri, Mağrip asıllı Fransıza ait. Hiç bir ilişkimiz olmuyor, ne bir günaydın, ne bir güle güle! Halbuki aynı işi yapıyoruz, zor işte! Dinimiz aynı, ben de Müslümanım.. Onlar da Müslüman.. Dinle bir ilgisi yok. Türkler buraların temposuna ayak uyduramıyor. Bence Türkiye Avrupalı değil! Hayır, değil! Ama dikkat, Türkiye'deki hayat gayet iyi, buradaki ve oradaki Türkler aynı değil... Oradakiler açık, misafirperver, sıcak insanlar. Buradakiler tam tersi. Çok kapalı buradaki Türkler ve bence Fransızlar bundan korkacak ve 'hayır' diyecek Türkiye'ye..."

Türkiye ve Avrupalı kimliği

Strazburg'daki CNRS -Ulusal Bilimsel Araştırmalar Kurumu'nda çalışan, tarihçi ve siyaset bilimci iki uzmanla Fransa'nın son 6 aydır giderek yoğunlaşan düzeyde gündemde tuttuğu Türkiye ile ilgili tartışmaları ele aldık.

Samim Akgönül, "Aslında bütün Avrupa kamuoyu, özellikle Fransa kamuoyu iki şeyi tartışıyor" diyor.

AB ve Türkiye bayrakları

Akgönül'e göre, bunlardan birincisi Türkiye'nin, ikincisiyse Avrupa'nın kimliği.

Samim Akgönül, "Türkiye'nin Avrupalılık perspektifi Avrupalıların kendilerinin kim olduklarını sormalarını sağlıyor. Bu tartışmaların tabii artı ve eksi noktaları, tartışmalarda farklı saflarda yer alan unsurları var. Bu değişken bir tablo. Son analizde tartışmanın olması kötü bir şey değil, aksine iyi bir şey. Türkiye'nin üyeliği konusu diğer siyasi konularda da siyasi malzeme olarak kullanılıyor. Mesela anayasa konusu, mesela Avrupa seçimleri, Müslümanlıkla ilgili söylemler, göçle ilgili söylemler... Ama tartışmanın olması iyi bence" diyor.

Aynı kurumda araştırma görevlisi olan Stephane de Tapia ise Fransızların Türklere bakışını, Türkiyeli kimliğini tanımlayışını, kişisel deneyimlerinden yola çıkarak şöyle irdeledi:

"Fransızların kamuoyunda Türkiye aleyhinde bir şey var mı yok mu? Bu soru çok zor bir soru. Büyük çoğunlukta hiçbir şey yok. Türkiye'nin nerede olduğunu bile bilmiyorlar. Özellikle müslüman olarak Magrebli, Faslı ya da Türk'ü ayırd edemiyorlar. Ben derslere girerken, yanıma Türk gazeteleri alıyorum ve öğrencilere gösteriyorum. Her zaman birisi geliyor ve "Bu nedir?" diyor. "Aa.. Bu Türkçe miymiş? Türkçe arapça değil miymiş?" diyorlar. 20 seneden beri eğitim veriyorum ve 20 senedir hep aynı şeyler oluyor."

Stephane de Tapia, Türkiye'yle ilgili tartışmaların iç siyasete dayalı, yapay bir sorun olduğu görüşünde.

"Tartışmanın faydası var. Avrupa nedir? Avrupa Birliği, Avrupa coğrafyası nedir? Avrupa'nın hudutları nerededir? Hiç kimse şimdiye kadar bunlar hakkında konuşmamıştı. İlk defa bunlar hakkında tartışmalar oluyor kamuoyunda.. "Türkiye Orta Asya'dan geldi" diyorlar. "Asyalıdır, Avrupalı olamaz. Türk milleti dürüst, çalışkan, temiz, felsefe olarak bize çok yakın, laik bir devlet.. Ne kadar güzel! Ama Asyalıdır" diyorlar. Ve tartışma böyle kapatılıyor" diyor Stephane de Tapia.

Peki kamuoylamalarında daha kuşkucu ve olumsuz bir tutum sergileyen yaşlılar, emekliler ne düşünüyor?

İşte Paris'in kuzeyindeki bir Türk lokantasında karşılaştığım 'troisieme age' grubundan iki emekli:

"Benim kafam çok karışık. Türkiye'nin bir tarafı son derece Avrupai, ama biz işin İslami yanından etkileniyoruz. Doğruya doğru.. Tamam, İslamı kabul ediyorum ama bir de aşırı uçtakiler var. Bunlar fazlaca etki sahibi olabilir. Kendi kendime diyorum ki, tamam, Türkler Avrupalı. Ama bir de aşırı İslamcı unsurlar beni korkutuyor. Bunu içtenlikle söylüyorum size. Süregiden tartışmalarsa çok siyasî. Son derece siyasî! Sırf süren tartışmaları dinleyerek, Türkiye'ye gitmeden insanın bir karara varması çok zor. Çünkü Fransa'da söylenen şeylerden çok etkileniyoruz."

"Ben Türkiye'nin Avrupa'ya ait olmasından yana değilim. Türkiye, Avrupa'yla başka alanlarda bağlantı kurabilir. Ama kültürel bakımdan Türkiye, Avrupa'da yer almıyor! İşte bu kadar, başka söyleyeceğim birşey yok!"

17 Aralık zirvesinde Türkiye'ye görüşmelere başlama için tarih verip verilmemesinde son söz, Fransız anayasasına göre dış işleri konusunda en büyük karar yetkisine sahip olan Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'a ait olacak.

Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ve Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan

Önümüzdeki 10 gün boyunca Fransız siyasetçileri, kuşkusuz 2007 yılında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimini de akıllarından ve hesaplarından çıkarmayarak, toplumu ve Cumhurbaşkanını etkilemeye çalışacaklar.

Fransız kamuoyundan çeşitli kesimlerin Türkiye'ye ve Türkiye'nin Avrupa içindeki yerine nasıl baktıklarını irdelediğimiz bu programı Senatör Robert del Pakya'nın sözleriyle noktalıyoruz:

"Ben Türkiye'yle görüşmelerin başlatılmasından yanaydım, hala da bundan yanayım... Türkiye'de birçok kesimden yetkililerle yaptığımız görüşmeler ardından geçen Nisan Senatoya sunduğumuz raporda da belirttiğimiz gibi, Türkiye'yle görüşmelerin başlatılmasına hayır diyemeyiz. Ama Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılması ise apayrı bir iş. Bunu 12-15 yıl içinde göreceğiz. Bugün değil. Bugün bildirmemiz gereken şey görüşmelerin, başlayacaksa ne zaman başlayacağı! Bir de unutulmamalı ki, bu kadar uzun bir süre sonra ne olacağını kimse kestiremez. Belki de Türkiye'nin kendisi fikir değiştirecek, Avrupa Birliği'ne üye olmak işine gelmeyecek. 15 Yıl içinde neler olacağını, 15 yıl sonrasının koşullarını bugünden kestiremeyiz."

İlgili haberler
BAŞLICA HABERLER
Bu sayfayı arkadaşıma gönderYazıcı için
Programlarımız|Frekanslarımız|Türkçe Bölümü hakkında|İşbirliği|Bize ulaşın
BBC Copyright Logo^^ Başa dön
Haberler | Basın Özeti | Dünyaya Açılan Pencere | Özel Dosyalar | Haberlerle İngilizce
BBC News >> | BBC Sport >> | BBC Weather >> | BBC World Service >> | BBC Languages >>
Yardım|Görüşleriniz|Gizlilik