'Tiyatro deyince akla hemen Haldun Dormen gelir'

    • Yazan, Zeynep Miraç
  • Okuma süresi: 6 dk

Türk tiyatrosunun efsane ismi Haldun Dormen 21 Ocak'ta hayatını kaybetti.

Cemal Süreya, 99 Yüz kitabında onun için kaleme aldığı yazıda "Müzikal deyince, bulvar komedisi deyince, hatta çoğu zaman tiyatro deyince akla hemen Haldun Dormen gelir" demişti.

"Tam tiyatro adamı. Tiyatroyu saydırdı. Sevdirirken saydırdı. Bence Türk tiyatrosunun kurucularından biri de Haldun Dormen'dir."

Tiyatroya saygınlık kazandırmak… Belli ki Cemal Süreya çok iyi anlamıştı onu. Haldun Dormen'in tiyatrocu olmaya karar verdiği ilk günden beri hedefi buydu.

Yaşamının ilk gününe dönelim. 1928 yılının 5 Nisan'ı, Mersin… Nimet Dormen ile Sait Ömer Dormen'in oğulları doğdu. Adını Haldun koydular. İstanbul'a taşındıklarında henüz okul çağına bile gelmemişti.

Mutlu bir çocukluktu onunki… Sanata meraklı ailesinin ve Alman dadılarının götürdüğü tiyatrolarda, konserlerde, sinemalarda geçen bir çocukluk.

Kendini bildiğinden beri sahnenin, beyazperdenin büyüsü altındaydı. İlk oyuncağı bile bir kukla tiyatrosuydu. Oyunlar yazar, kardeşi Güler'e ve komşu çocuklarına oynardı.

Türkiye'nin önde gelen iş adamlarından biri olan Sait Bey, tek oğlunun işlerini devralmasını umuyordu. Ancak onun hayalleri bambaşkaydı.

Dormen'lerden hiç sanatçı çıkmamıştı, çevresinde örnek alacağı sanatçılar da yoktu. Galatasaray Ortaokulu'nda ve Robert Kolej'de okurken kendi yolunu çizmek için uğraştı.

Kolej mezunu iki gencin, Şirin Devrim ve Tunç Yalman'ın Yale Üniversitesi'nde tiyatro okuduklarını öğrendiğinde kendine bir hedef seçmişti artık.

Öğretmenlerinden aldığı referans mektuplarıyla bu okula kabul edilmeyi başardı. Önünde daha zor bir sınav duruyordu, ailesini ikna etmek…

'Sevdiğim meslek için kimsede bulunamayacak kadar çok enerjim var'

Babası ABD'de iş seyahatindeydi. Oturdu, uzun bir mektup yazdı ona. "İdealim Türkiye'de iyi ve kıymetli bir sinema sanayii kurabilmek için Amerika'daki Yale Üniversitesi'nin Dramatic Arts kısmında üç senelik prodüktörlük tahsili yapmaktır" diyordu mektupta.

"Bir gün muvaffak olabileceğime katiyetle eminim. Sevdiğim bir meslek için kimsede bulunamayacak kadar çok enerjim var. Dürüst ve hakkıyla çalışan bir insanın da tam manasıyla muvaffak olmamasını kabul etmiyorum.

"Türkiye'de adamakıllı bir sanat topluluğu yaratmak niyetindeyim. O zaman artık Türkler de birtakım serserilere sanatkâr demek mecburiyetinde kalmayacaklar."

Gelen cevap, Dormen'in kendi sözleriyle "dünyanın en güzel mektubuydu".

"İstediğin şeyi ol ama en iyisini ol, bana söz ver" yazıyordu Sait Dormen.

Yale'de okumaya başlar başlamaz uyum sağladı Amerika'ya. Çok çalıştı.

Okulu bitirdikten sonra iki arkadaşıyla birlikte Saranac Lake adlı küçük kasabada bir tiyatro kurdu. Her işi kendilerinin yaptıkları bu tiyatro ona çok şey öğretti.

Artık ülkesine dönme zamanıydı.

Döndüğünde Muhsin Ertuğrul Devlet Tiyatrosu'ndan ayrılmış, Beyoğlu'ndaki Küçük Sahne'yi yönetiyordu. Hemen bir randevu istedi. Kısa süre içerisinde Küçük Sahne'de sahnelenen Cinayet Var oyununda oynamaya başlamıştı bile.

Sadri Alışık ile, Kamran Yüce ile dostluk ediyordu ama kendini pek de ait hissetmiyordu buraya.

Hele ilk kez bir kadının Hamlet'i oynadığı prodüksiyon sırasında hayatının en zor günlerini yaşadı. Nur Sabuncu'nun başrolü, Dormen'in Leartes'i oynadığı oyun pek başarılı olmamıştı. Otuz beş temsil sonra kaldırıldığında Haldun Dormen de yeni bir geleceğe doğru yelken açmaya hazırdı.

Cep Tiyatrosu

Galatasaray Lisesi mezunu tiyatro tutkunu gençler, "Bize yönetmenlik yapar mısınız?" dediklerinde gelecekteki Dormen Tiyatrosu'nun tohumlarını attıklarını bilmiyorlardı.

Cep Tiyatrosu adını taşıyan bu topluluk, Küçükparmakkapı Sokak'taki minicik salonda harikalar yarattı; Türk tiyatrosuna Erol Günaydın'ı, Duygu Sağıroğlu'nu, Altan Erbulak'ı, Metin Serezli'yi armağan etti.

Haldun Dormen, getirdiği yeniliklerle tiyatroya çağdaş bir kimlik kazandırmayı da başarmıştı. Sufleyi kaldırmasıyla, selam mizanseniyle, kostüm tasarımlarıyla yeni bir çağ başlamıştı.

Cep Tiyatrosu'nun başarısı, Dormen Tiyatrosu'nun ilk tuğlası olmuştu.

İkinci tuğla ise 1955 Ağustosu'nda Süreyya Sineması prömiyer yapan Papaz Kaçtı oyunu oldu.

Kapalı gişe temsillerle geçen o yazın sonunda, ülke de büyük bir kırılma noktasına gelmişti.

6-7 Eylül olaylarının ardından papaz sözcüğünü kullanamaz olunca oyun artık Kaçan Kaçana adıyla oynanıyordu.

Bu başarıdan sonra Dormen Tiyatrosu, Küçük Sahne'de Teyzesi oyunuyla açtı kapılarını. Sonra Karaağaçlar Altında geldi, ardından Hedda Gabler… Ve bir türlü seyirci çekemeyen Machiavelli'nin Aşk Otu.

'Hayatımın en büyük başarısı'

Küçük Sahne'de oyunlar devam ederken Haldun Dormen'in hayatına Betûl Mardin girdi. Betûl Mardin sadece Haldun Dormen ile değil, Dormen Tiyatrosu ile de evlenmişti.

Oyun çevirileri, kostümler, suarelerden sonra evde yenen yemekler, davetlerle geçen yılların içinde bir oğulları oldu. Adını büyükbabasından alan Ömer Dormen.

Evdeki ve tiyatrodaki aile eşzamanlı büyüyordu. Cengiz Han'ın Bisikleti oyunuyla Küçük Sahne'ye sığamamış, 2.500 kişilik Atlas Sineması'na geçmişlerdi.

Bu büyük salonda sahnelediği Sokak Kızı İrma ise tiyatro tarihine geçecekti. Başrollerini Gülriz Sururi, İzzet Günay ve Altan Erbulak'ın paylaştığı Sokak Kızı İrma'yı "hayatımın en büyük başarısı" olarak anacaktı Dormen.

Batılı anlamda ilk müzikaldi bu, gişedeki kuyruklar metrelerce uzayıp gidiyordu. İlk kez tiyatrodan gerçek anlamda para kazanıyordu. Bütün kazandıklarını bir başka müzikalde, Pasifik Şarkısı'nda kaybetmesine sadece bir yıl vardı.

Bu oyun başarısızlıkla sonuçlansa da her zaman olduğu gibi ileriye bakıyordu Dormen.

Bu sırada tiyatrosunun daha büyük bir salona ihtiyacı olduğunu fark etmişti.

Küçük Sahne'nin tam karşısında yer alan, operetlerle bilinen ve son yıllarını berbat bir halde geçiren Ses Tiyatrosu çok yakışacaktı onlara. Çok büyük bir tadilatın altından zar zor kalkarak açtı perdesini.

Tam bu sırada Ankara Devlet Tiyatrosu'ndan ayrılıp İstanbul'a gelen ve kendi tiyatrolarını kuran Kenter kardeşler de salon arıyorlardı.

Ses'in kapılarını açtı onlara, altı yıl süresince aynı çatı altında çalıştılar.

İki Altın Portakal

Haldun Dormen ilk göz ağrısı sinemayı unutmamıştı.

Dormen kadrosuyla iki film çekti. İkisi de Altın Portakal alan ama gişede aradığını bulamayan iki film… Bozuk Düzen ve Güzel Bir Gün İçin.

O dönemin en büyük sükselerinden biri, Haldun Dormen'in Ayfer Feray ile başrollerini paylaştığı Şahane Züğürtler'di.

Oyunu o kadar sevdi ki seyirci, 30 yıl sonra bu kez Nevra Serezli ile yeniden oynadıklarında yine tıklım tıklım doldurdu salonu.

Bir diğer başarı da Erol Günaydın'ın yazdığı, Cemal Reşit Rey'in müziklerini yaptığı Yaygara 70'ti. Müzikal, İstanbul Masalı adıyla Londra ve Roma'da oynandı.

Çalkantılı yıllar

Dormen Tiyatrosu inişli çıkışlı bir yolda ilerlerken evliliği de fırtınalardan nasibini aldı.

Betûl Mardin ile boşansalar da hiç ayrılmadılar.

1972, ülkenin politik çalkantılar içinde olduğu bir yıldı. Haldun Dormen de büyük hayallerle kurduğu Dormen Tiyatrosu'na nokta koymak zorunda kaldı.

Yıllar sonra "İyi ki kapatmışım yoksa Dormen Tiyatrosu efsanesi olmayacaktı" diyeceği bir karardı bu.

Artık başka yapımcılarla çalışma zamanıydı. Egemen Bostancı ile yaptıkları Merhaba Müzik müzikali başarı kazanınca ikinci bir işe başladılar.

Bu, Türk tiyatro tarihine geçen Hisseli Harikalar Kumpanyası'ydı. Başrollerini Erol Evgin ile Nevra Serezli'nin paylaştığı müzikal, 3 Mart 1980 akşamı Şan Tiyatrosu'nda perdesini açtı.

12 Eylül'e giden dönemde, sokaklar savaş alanına dönmüşken doluyordu salon.

Lüküs Hayat 30 yıl kapalı gişe oynadı

1980'ler müzikallerin yanında başka kapılar da açtı ona. Biri anılarını ve deneyimlerini aktardığı kitaplar, diğeri ise televizyondu. Kamera Arkası adlı programla kendisi gibi sinema aşığı olanlara seslendi.

1985 yılında Gencay Gürün, uzun zamandır eski görkemini yakalayamayan Şehir Tiyatroları'nın başına geçmiş, seyirciyi çekecek oyunları arıyordu.

1930'ların Lüküs Hayat'ını yeniden sahneye taşımak için Haldun Dormen'e bir öneri getirdi. Onun rejisiyle yeniden hayat bulan operet, 30 yıl boyunca kapalı gişe sahnelendi.

Bu sırada Egemen Bostancı onu ikinci Dormen Tiyatrosu'nu kurması için ikna etti ve Feriköy'de, eski İdil Sineması'nda açıldı perde. Burada da hem Hangisi Karısı, Çılgın Sonbahar, Şahane Züğürtler gibi başarılar hem de hayal kırıklığı yaratan oyunlarla geçti yıllar.

İlk Papaz Kaçtı temsilinin üzerinden 40 yıl geçmişti.

1995'in bir kış akşamı farklı kuşaklardan yüzlerce "Dormenci" ona teşekkür etmek için AKM sahnesinde buluştu.

Aralarında Metin Serezli de vardı Halit Ergenç de, Gülriz Sururi de Demet Akbağ da, Mustafa Alabora da Ayça Bingöl de…

O görkemli geceden birkaç yıl sonra Dormen Tiyatrosu sonsuza dek kapandı. Tiyatrosu, değişen dünyaya ve televizyonun cazibesine yenilmişti.

Dadı, Afife Jale ödülleri, Kibarlık Budalası

Her zaman yaptığını yaptı, ileriye baktı. Yeni projeler, yeni üretimler için çabaladı.

Bunlardan biri çocukluğundan beri hayran olduğu Afife Jale'ye bir saygı niteliğinde olan Afife Ödülleri'ydi. Kısa zamanda Türk tiyatrosunun en prestijli ödülü oldu.

Yeniden televizyon da girdi hayatına… Gülben Ergen ve Kenan Işık ile birlikte oynadığı Dadı, reyting rekorları kırdı.

2000'lerde yeniden tiyatro sahnesindeydi. Bu kez ne patrondu ne de yönetmen. Sadece aktördü artık.

90'larındayken bile Moliere'in Kibarlık Budalası'nda başrole çıkarak yaşamının tamamını tiyatroya adadığını kanıtladı.

Yaşamöyküsünü anlatan, yönetmenliğini Selçuk Metin'in yaptığı Yaparsın Şekerim belgeselinde konuşan herkes söz birliği etmişçesine aynı şeyleri vurguluyordu: Tiyatroya olan aşkı, başına ne gelirse gelsin hep ileriye bakması, herkesi yeteneklerini keşfetmeye teşvik etmesi ve zarafeti…

Babasına verdiği sözleri tuttuğunun kanıtıydı bu. Dürüstlükten ödün vermedi, hakkıyla çalıştı, başarılı oldu ve mesleğine saygınlık kazandırdı.

Hiç dönmedi yolundan. Hiç pes etmedi. Sadece Türk tiyatrosuna değil, yaşadığı çağa da umudu hep ayakta tutan bir yaşam öyküsü armağan etti.