|
12 Temmuz 2006 Basın Özeti | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İngiltere'de bugün tüm gazetelerde Bombay'da dün 170'i aşkın kişinin ölümüne yol açan bombalı saldırılar geniş yer buluyor.
Independent ve Times aynı manşeti kullanmış: "7 bomba, 10 dakika ve 160 ölü" Belli ki ölü sayısı gazeteler baskıya girdikten sonra daha da arttı... Yanıtı araştırılan başlıca soru ise saldırıların kimilerce gerçekleştirilmiş olabileceği. Guardian şüphelerin Pakistan merkezli Leşker-i Tayyibe veya Ceyş-i Muhammed adlı gruplara yöneldiğini belirtiyor: "Şüphelerin büyük bölümün üzerinde odaklandığı Leşker-i Tayyibe, 1980'lerde Keşmir'in Hindistan denetimindeki kesiminde direniş amacıyla kurulan Sünni İslamcı bir örgüt. Çok kez bölünmüş olan örgüt artık saldırılarını üstlenmiyor ama geçmişteki sicili bu kez de dikkatlerin örgüte yönelmesine yol açıyor. "Hintli bir uzman, 'Bombay'da patlayan bombalarla daha erken saatlerde Şrinagar'daki patlama arasında muhtemelen bir bağlantı var. Leşker-i Tayyibe her iki kentte de adamları olan tek grup' diyor." "Örgüt sivilleri öldürmenin inançlarına aykırı olduğunu savunsa da Hintli yetkililer 3 yıl önce yine Bombay'daki bombalı saldırılardan ve Hindistan parlamentosuna düzenlenen silahlı baskından onları sorumlu tutuyor." Guardian, örgütün 11 Eylül saldırılarına dek Pakistan'da serbestçe faaliyet gösterdiğini, para ve adam topladığını ancak ABD'nin baskısıyla yasaklandığını yazıyor. Independent, Keşmir'in Hindistan ile Pakistan'ın ilişkilerinde hala "açık bir yara" olduğuna vurgu yapıyor. "Dün Bombay'da patlayan bombalar Hindistan'ın dünya sahnesine cesur çıkışına rağmen, Keşmir sorununun ülkenin parlak yükselişini durdurma potansiyeli olduğunu ortaya koydu." "Keşmirli militanların ilk nesli şimdi şiddetten vazgeçmiş durumda. Ama Pakistan’daki yoldaşları için bu geçerli değil ve El Kaide'den de ilham alarak dünkü saldırıyı gerçekleştirmiş olmaları olası. Bir yanda militanların barışa yanaşmama eğilimi, bir yanda generallerin sabırsızlığı karşısında Pakistan ve Hindistan liderlerinin görüşmeleri şimdiye dek bir yere varamadı. Militanların bu boşluktan faydalanarak yine bir darbe indirmiş olması mümkün." Times ise saldırılarla, önceki yıl Madrid geçen yıl Londra'da yolcu trenlerini hedef alan saldırılar arasında paralellik kuruyor ve eylemin arkasında El Kaide bağlantısının olabileceğini savunuyor: "Batılı güvenlik uzmanları bir süredir hızla yükselen ve Asya'da demokrasinin ve istikrarın kalesi haline gelen Hindistan'ın hedef alınmasından kaygı duyuyordu. El Kaide ve aşırı İslamcıların Hindistan'da istikrarsızlık oluşmasını ve Pakistan ile ilişkilerin yeniden krize sürüklenmesini istemek için her türlü gerekçesi var." "Keşmir yıllar yılı Müslüman kitleleri fanatizme sürüklemek için kullanılan bir dava oldu. Hindistan ise aşırıların bu savı önünde bir engel haline geldi. Pakistan ile yakınlaşma Keşmir'de gerginliği azalttı, Pakistan'daki militanların bölgede hakimiyet sahibi oldukları savını zedeledi. Ayrıca Hindistan'ın Amerika ile yakın ilişkileri, demokrasiyi ve küresel ekonomiyi kucaklayışı, Afganistan ve Orta Doğu'da itidalden yana tavrı, El kaide açısından Batı'ya bir teslimiyet olarak görülüyor." Times, bu savları ortaya koyduktan sonra, gerek Hindistan gerek Pakistan liderlerinin bu durumun daha çok gerginlik yaratmasından zarar göreceğini vurgulayarak, liderlerin aşırılığı yenilgiye uğratma hedefinde birleşmesini savunuyor. G-8'e hazırlık Rusya'da hafta sonu yapılacak G-8 zirvesi de gazetelerin gündeminde. Daily Telegraph, "Putin kırbacını şaklattı" diyerek yapılan hazırlıkları şöyle anlatıyor. "Yetkililer kentte evsizlerin ve yoksulların sokaklarda görülmemesi için harekete geçti, hava kuvvetlerine yağmur yağmaması için bulutları kontrol altında tutma görevi verildi. Güvenlik kuvvetleri ve istihbarat ajanlarının ise yönetim aleyhtarı gösteri yapabileceği düşünülen potansiyel eylemcileri kentten çıkarmak için sert taktiklere başvurduğu iddia ediliyor. Bazı muhalif parti yetkililerine kenti terkedeceği veya taraftarlarının eylem yapmayacağı sözü veren kağıtlar, bazı kişilere ise aniden askere alınma belgeleri gönderildiği öne sürülüyor." Financial Times, Amerika Birleşik Devletleri ile Rusya'nın Moskova'nın Dünya Ticaret Örgütü'ne katılmasını sağlayacak bir anlaşmaya iyice yaklaştığını ve Cuma günü -yani zirve arefesinde- el sıkışabileceklerini yazıyor. "Bu anlaşma hem ülkenin G-8 zirvesi sırasında kutlayabileceği bir gelişme olur, hem de Rusya'nın Barents Denizi'ndeki Shtokman doğal gaz sahasını geliştirmeye başlayacağını ilan etmesinin önünü açar. Zira her iki taraf yalanlamış olsa da, Rusya'nın DTÖ üyeliği önünde engeller kalkana dek, Shtokmanda ortaklığa gireceği tarafları seçmeyi ertelediği anlaşılıyor." "Uzmanlar böylesi bir çifte açıklamanın hem Amerika, hem Rusya'ya zirvenin başarılı geçtiğini söyleme fırsatı vereceğini belirtiyor." G-8 zirvesi hazırlıkları sürerken ABD Başkanı George Bush bugün Almanya'ya gidiyor. Guardian Bush'un burada protestolarla karşılanacağını yazıyor. "Üç günlük 'ilişkileri güçlendirme ziyareti' için Merkel'in Baltık sahilindeki seçim bölgesine gidecek olan Bush'u burada binlerce göstericinin karşılaması bekleniyor. 45 örgüt, Bush aleyhinde 'Hoşgel-me-diniz Sayın Başkan' sloganıyla gösteri yapacak. Bu grupların sözcüsü, 'Her şey Doğu Almanya dönemini hatırlatıyor' diyor, 'Eskiden de yetkililer otobüslerle sadık partilileri çağırıp tezahürat yaptırırdı. Aynı şey şimdi de oluyor." Times ise Bush'un görev süresinin sonuna yaklaşan İngiltere Başbakanı Tony Blair'in yerine, başlıca müttefiki olarak Angela Merkel'i koymayı hedeflediğini öne sürüyor. "Başkan, Doğu Almanya'da büyüyen Merkel'in geçmişini çok etkileyici buluyor. Onu Batılı ülkelerin Komünizme karşı zaferinin yaşayan kanıtı olarak görüyor. Amerikan siyaseti daha çok taraflı bir yaklaşıma yönelirken, Merkel özellikle İran konusunda belirleyici bir isim olarak sivriliyor." Guantanamo'da u dönüşü ABD'nin Guantanamo Üssü'nde tutulan kişilere Cenevre Sözleşmesi şartlarının uygulanacağını ilan etmesi gazetelerin pek çoğunda bir u-dönüşü olarak ifade ediliyor. Guardian, Pentagon'un Başkan Bush ile saflarını ayırdığı yorumunu yapıyor: "Pentagon'un Guantanamo ve başka yerlerdeki tutsakların Cenevre Sözleşmesi'nin getirdiği haklardan faydalanacağını açıklaması ardından Bush yönetimi tutsakları alıkoyma rejiminin çökmesi tehlikesiyle karşı karşıya. Savunma Bakan yardımcısı Gordon England'ın açıklaması, Bush yönetiminin son beş yıldır ısrarla savunduğu, 'savaş kurallarının El Kaide ile mücadelede uygulanır olmadığı' görüşünden kopuşu simgeliyor." Financial Times, "memnun edici" diye nitelediği adımın geç de olsa geldiğini belirterek ama "Amerika Birleşik Devletleri'nde hukukun üstünlüğünü güçlendirmek için başka adımlar da atılmalı" diyor. "Yaygın kanı Bush yönetiminin 2001 yılındaki 11 Eylül saldırılarından sonra fazla ileriye giderek anayasada mahkemelere ve Kongre'ye verilmiş yetkileri kendi üzerine aldığı şeklinde. Ancak Amerikan sisteminin meşhur denge ve denetim mekanizmaları yeniden üstünlüklerini ortaya koymuş görünüyor. Bu düzeltme sürecinin devamını sağlamak ise Kongre'ye ait bir görev. "Senatörler dün Guantanamo ve başka yerlerdeki terör zanlılarını yargılamaya yönelik yeni düzenlemeleri tartışmaya başladı. Sadece yüzeysel değişiklikler önerenlere kulak verilmemeli. Kongre'nin elinde şimdi hukukun üstünlüğünün uygulanacağını açıkça ilan etme fırsatı var. Bunun için de terör zanlılarına, Amerikan askeri mahkemelerinde yargılanan askerlerle aynı haklar verilmeli." İngiltere'de nükleer enerji planları İngiltere'de hükümetin dün enerji siyasetiyle ilgili olarak açıkladığı değerlendirme raporu da başlıca tartışma konuları arasında yer alıyor. Bu değerlendirme kapsamında nükleer enerjinin kaynaklardan biri olması gerektiği görüşü ortaya çıkmıştı. Guardian, raporda ayrıntıların pek az olmasının karışıklık ve hayal kırklığı yarattığını savunuyor fakat hükmünü nükleer enerji lehinde veriyor: "Halihazırda yaşlanan nükleer santraller, enerjinin yüzde 20'sini sağlıyor ve devreden çıktıklarında bu pay yüzde altıya düşecek. Buna kapanacak termik santraller de eklenince kaynaklar iyice azalıyor. Bu nedenle yaşlanan reakötörler yerine daha güvenli ve ucuz santraller yapmak makul bir adım. Önemli olan bu santrallerin, sadece şimdilik boşluğu kapatacak bir önlem olarak görülmesi ve artan nükleer enerji payının alternatif kaynakları boğmasının engellenmesi..." Independent çevrecilerin kararı çok büyük bir hata olarak nitelediğini aktarıyor satırlarında. Başyazısı da aynı çizgide olan gazete, devletin nükleer santrallerin mali yükünü omuzlamayacağı açıklamasını inanılır bulmuyor.... "Hükümetin nükleer santralleri sübvanse etmeyeceği söyleniyor. Hal buysa, yeni santral inşa edilmez, çünkü iş dünyası bu kadar riskli bir yatırıma bir tür devlet müdahalesi olmaksızın girişmez. Hükümetin işleri gidişine bırakma tavrı tüm bu santrallerin üreteceği atıklara ne olacağı sorusunu gündeme taşıyor. Bazı tahminlere göre atıkların temizlenmesinin maliyeti 70 milyar sterlini bulabilir ve özel sektör böyle bir yükü tek başına kaldıramaz." "Dünkü önerilerde çevrecilerin gazabını bertaraf etmek amacıyla yenilenebilir kaynaklara da genişleme payı sağlanacağı açıklandı, ama bu ölçekte bir nükleer yatırım sonuçta diğer alanlara yönelecek kaynakları kurutacaktır." Financial Times da reaktörlerin inşası konusunun özel sektöre bırakıldığına dikkat çekerken, yeni reaktörler yapılıp yapılmayacağının planlama sürecinin ayrıntıları belirlenene kadar bilinemeyeceğini yazıyor. Times, ise bu bağlamda iki noktaya dikkat çekiyor: Bunlardan ilki planlama aşamasında bundan böyle tesis yakınında oturanların planlara itiraz şansının ortadan kaldırılması. Gazete bu yaklaşımı eleştiriyor. İkinci nokta ise varolan kaynakların tasarruflu kullanılarak verim sağlanması hedefi... "Hükümet televizyon, video ve DVD gibi cihazların kapatılmayıp, hazır beklemesini sağlayan tuşların kaldırılmasını istiyor. Dün açıklanan değerlendirmeye göre, elektriğin yüzde sekizi bu şekilde boşa harcanıyor." "Buzdolapları çamaşır ve bulaşık makinelerinin daha az enerji kullanacak şekilde üretilmesi hedeflenirken, normal ampullerin de aşamalı olarak kaldırılması düşünülüyor. Evlerin de enerjiyi daha verimli kullanacak şekilde sıkı denetimlere tabi tutulması isteniyor." Çılgın Elmas'a veda Pink Floyd grubunun kurucularından Syd Barrett'ın 60 yaşında ölümü hemen her gazetenin ilk sayfasında yer buluyor. Barrett'ı tanımlamak için gazetelerin kullandığı bazı ifadeler şöyle: Times: Duyularını uyuşturucularla kamçılayan dahi Tüm gazetelerde en sık kullanılan ifade ise Pink Floyd'un gruptan ayrılması sonrası onu anlatarak yazdığı Shine On Crazy Diamond parçasından hareketle, "çılgın elmas"... Gazeteler, Barrett'ın üç yıllık şöhretten sonra son 30 yılı münzevi bir hayatla geçirdiğini vurguluyor. Times, cenazeye sanatçının sadece ailesinin katılacağını belirtirken, "çok yazık, ama o bunu isterdi" diyor: "Barrett'ın grupla son temas kuruşu 1975'teydi. Pink Floyd, ona övgüler içeren Shine On You Crazy Diamond üzerinde çalışıyordu. Tam o sırada sütdyoya gittiğinde hayalet görmüş gibi oldular. Hatta eski dostları bir süre onu tanıyamadı. Başı ve kaşları kazınmış, aşırı kilo almıştı. Roger Waters şarkıyı nasıl bulduğunu sordu. Barrett, 'biraz eskimiş' dedi. Ve bir daha dönmemek üzere gitti. Asıl adı olan Roger'a döndü ve hayranları veya gazeteciler karşısına çıktığında Syd isminden hep üçüncü şahıs olarak söz etti." Daily Telegraph, "Oysa Pink Floyd Syd'in grubuydu, onun imajı doğrultusunda onun müziğini yapyorlardı" diyor. Independent "deneysel bir müzisyen" olarak ifade ettiği Barett için şunları yazıyor: "Barrett, İngiliz tonlamalarını bariz şekilde kullanan ilk kişiydi. Sonradan David Bowie bu tarza başvurdu. 1960'larda bir konserin ayakta dikilen bir kaç gencin sahnede şarkı söylemesi değil, teatral bir deneyim olması gerektiğini savunmuştu. Çok miktarda uyuşturucu alıyor, çok şarkı yazıyor, söylüyordu." "O dönemde tanıtım için sürekli turne yapılması gerektiğinden aynı şarkıları tekrar tekrar söylemek Barrett için dayanılmaz bir döngüydü . Sonunda grupla yollarını ayırdı ama kopmadan hemen önce, Roger Waters'a gruba iki yeni müzisyen ve bir saksofon eklemesini önerdi. Bu da pek çok açıdan Dark Side of the Moon albümünün imzası oldu." En mutlu diyar: Vanuatu Mutluluk nedir? Independent'a göre yanıt, Büyük Okyanus'ta küçük bir ada... Çünkü İngiltere merkezli Yeni Ekonomi Vakfı'nın yaptığı araştırmaya göre, tüm dünyada halkın en mutlu yaşadığı ülke, Vanuatu.... "Kuruluş, tüm ülkelerdeki ortalama ömrü alıp, yaşamdan ne kadar mutlu olup tatmin duyduklarına dair yapılmış kamuoyu yoklamalarının verileri ile çarpmış. Bu rakam ise nüfusu geçindirebilmek için gereken toprak miktarı ve enerji tüketiminin ve kaynaklarını ne ölçüde verimli kullandığının hesaplanmasıyla ortaya çıkan ülkenin ekolojik ayak izine bölünüyor." "Bu hesapla yoksul ve sağlık sorunları çeken ülkeler en dibe iniyor -ki listenin sonunda enflasyonu yüzde 1.200 olan Zimbabve var. Ama sanayileşmiş olan ve çevreyi çok kirleten ülkeler de en sonlarda yer alıyor. Göreceli olarak en mutlu ülkeler ise havası, doğası güzel, küçük ada devletleri..." Türkiye bu listede ilk yüzün altında yer alıyor. Kırgızistan, Nikaragua, Mısır, Suriye, İran ve Kıbrıs gibi ülkeler Türkiye'nin önünde yer alırken, İngiltere, Amerika, Kanada, Rusya gibi sanayileşmiş ülkeler, özellikle sanayilerinin çevreye olumsuz etkisi sonucu Türkiye’nin arkasında... | İlgili haberler 11 Temmuz 2006 Basın Özeti11 Temmuz, 2006 | Basın Özeti 10 Temmuz 2006 Basın Özeti10 Temmuz, 2006 | Basın Özeti 9 Temmuz 2006 Basın Özeti09 Temmuz, 2006 | Basın Özeti 7 Temmuz 2006 Basın Özeti07 Temmuz, 2006 | Basın Özeti 6 Temmuz 2006 Basın Özeti06 Temmuz, 2006 | Basın Özeti 5 Temmuz 2006 Basın Özeti05 Temmuz, 2006 | Basın Özeti | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||