|
8 Mart 2005 Basın Özeti | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İstanbul'da polisin pazar günü, dünya kadınlar günü kapsamında düzenlenen eyleme katılanları dayak atarak dağıtması bir çok Avrupa gazetesinde öne çıkmış bugün.
Almanya'da yayımlanan Der Tagesspiegel, Türkiye'de hala polis şiddeti ve işkencesinin sürdüğünü, hıristiyan azınlığa bazı hakların hala sağlanmadığını ve Ermeni sorunu konusunda görüş bildiren yazarlara suçlu muamelesi yapıldığını yazıyor. Gazete hükümete dönük olaraksa şu değerlendirmeyi de yapıyor. ''Başbakan Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki hükümet, şu ana kadar gerçekleştirdiği reformların son durak değil, bir ara durak olduğunu anlamış görünmüyor.'' Avrupa Birliği'yle müzakerelere başlamanın ''itaatkar'' diye tanımlanan Türk vatandaşlarının, gerçekten yurttaş olmaları sürecinin yalnızca başlangıcına işaret ettiğini belirten gazete, ''Eğer bu gerçekleşmezse, o zaman müzakere görüşmeleri başarısızlığa uğrayacak'' uyarısında bulunuyor. Der Tagesspiegel, Türkiye'nin bir çok alanda, ''kağıt üzerinde'' Avrupa standartlarını yakaladığını, ancak, yeni yasaların uygulanması konusunda bürokrasinin güçlü direnişiyle karşılaşıldığını belirtiyor. Almanya'dan Frankfurter Rundschau gazetesiyse, Türkiye'yle müzakerelere başlama kararının zamansız olduğu yönündeki tereddütlerin arttığına dikkat çekiyor: ''Küçük ve barışçı bir kadın gösterisinde ortaya çıkan şiddet, Türk siyasetçilerin Brüksel'de havasını attığı Avrupa değerlerine bağlılıkla ülkenin sosyal gerçekleri arasındaki farklılığı özetliyor.'' Gazete Avrupa Birliği'nin Türkiye konusundan daha katı bir yaklaşım sergilemesi zamanının geldiğini de savunuyor. Danimarka'da yayımlanan Berlingske Tidende ise, şu değerlendirmeyi yapmış: ''Kadınların eyleminde böylesine saçma ölçüde şiddet kullanılan Türkiye'nin bu görüntüsünün anlamı, bu ülkenin çağdaş Avrupa toplumuna ait olmadığıdır.'' ''Türkiye'nin üyeliği ile Avrupa anayasası arasında resmi bir bağlantının bulunmadığının altını çizen gazete, 'şöyle devam ediyor: ''Ancak Türkiye'nin Avrupa Birliği içindeki geleceği konusundaki tartışma, anayasaya karşı çıkanların gündeminde hala ön sıralarda ve anayasaya muhalif olanlar pazar günkü olayların görüntülerini kullanmaktan kaçınmayacaklardır. Bu kez haklılar. Bu gördüğümüz Türkiye'nin Avrupa'da yeri yok ve bu, Türk siyasetçilere çok açık bir şekilde ifade edilmelidir.'' Berlusconi zor durumda Avrupa gazetelerinde öne çıkan bir diğer konuysa, Irak'ta rehin alınan İtalyan gazeteciyi kurtardıktan sonra Amerikalıların saldırısı sonucu öldürülen İtalyan istihbarat görevlisinin cenaze töreni ve olayın İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi'yi içine düşürdüğü zor durum. İsviçre'de yayımlanan Le Temps, İtalyan istihbaratçının ölümünün Berlusconi için tam anlamıyla bir felaket olduğunu savunuyor. Sırbistan Karadağ'da yayımlanan Blic gazetesi ise, olayın Iraklılar açısından anlamına dikkat çekiyor. ''İtalyan istihbarat görevlisi Nicola Calipari'nin ölümü dünyanın, binlerce Iraklının her gün yaşadığı durumun farkına varmalarını sağladı'' diyor gazete ve ekliyor: ''Amerikalılar önce ateş ediyor, soruyu sonra soruyor.'' ''Bush haklı mıydı?'' Suriye askerlerini dün sabah saatlerinde Lübnan'dan çekmeye başlamıştı. İngiliz Independet gazetesi, Ortadoğu'da değişim rüzgarlarının estiğini belirterek, Irak savaşı karşıtlarının ''Yoksa Bush haklı mıydı'' sorusuyla karşı karşıya olduklarını belirtiyor. Gazete aynı sayfada Ortadoğu'da son aylarda hangi ülkede ne tür gelişmelerin olduğuna ilişkin bilgileri harita ve grafiklerle okurlarına aktarıyor. Haberde, Libya'ya demokrasinin geldiğine ilişkin bir işaret bulunmadığı, ancak Filistin ve Irak'ta genel, ciddi reformları risk olarak gören Suudi Arabistan'da ise sadece erkeklerin katılımıyla da olsa yerel seçimlerinin yapıldığı anlatılıyor. Kuveyt'te kadınlara bazı hakların verildiğini, Katar'da açık siyasi sistem oluşturulduğu kaydedilen haberde, Suriye ile Washington arasındaki ilişkinin ise bir sağırlar diyaloğuna dönüştüğü vurgulanıyor. Independent, birinci sayfasında sorduğu ''Bush haklı mıydı'' sorusunun yanıtını ise, başyazısında veriyor. Yazıda savaş yanlılarının Ortadoğu'daki gelişmeleri, George Bush'un öngörüsünün teyit edilmesi olarak yorumlayabileceklerini, ancak bunun yanlış olduğunu belirten gazete, şu görüşleri savunuyor: ''Böyle bir yorum cazip görünebilir ama ama kendi kendine hizmet eden, tehlikeli, daha da önemlisi yanlış bır çıkarsama bu. Irak'ın işgaliyle bölgenin bazı bölümlerinde demokrasiye yönelik tereddütlü adımlar arasındaki bağlantı en iyimser bakışla bile çok zayıf. Evet, Iraklıların seçimlere gitmesi kalpleri ısıtan bir gelişmeydi, evet, Saddam Hüseyin devrilmeseydi, bu seçimler gerçekleştirilemezdi. Ancak büyük övgüyü hakeden, oy kullanmak için yaşamlarını riske atan Irak'lılardı.'' Gazete, bölgede, demokrasiye doğru atılan adımların Irak savaşından değil, Filistin lideri Yaser Arafat'ın ölümü ya da Lübnan eski başbakanı Refik Hariri'ye yönelik suikast gibi öngörülmeyen olaylardan kaynaklandığını belirtiyor ve yazıyı şöyle bitiriyor: ''Ortadoğu'da seçilmeden iktidara gelmiş liderler şimdi yataklarında biraz daha rahatsız uyuyor.'' Duvar yazılarında Şaron'a tehdit Guardian gazetesi, İsrail Başbakanı Ariel Şaron'un Gazze'den çekilme planına aşırı sağın tepkisini araştırmış. Gazetenin muhabiri Conal Urguhart'ın El Halil'den gönderdiği haberde, bazı duvar yazılarında Şaron'a yönelik mesajları aktarıyor: ''Şaron Lily seni bekliyor.'' Duvar yazısında gönderme yapılan Lily, Şaron'un 2000 yılında akciğer kanserinden ölen eşinin adı. Diğer bir duvar yazısı ise daha doğrudan bir tehdit içeriyor: ''Şaron, Rabin seni bekliyor.'' Yitzak Rabin, Filistin tarafıyla Oslo Barış anlaşmasını imzaladıktan sonra 1995 yılında öldürülen İsrail Başbakanı. Habere göre, İsrail sağı, devletin sınırlarının kutsal kitapta yer aldığı şekilde olması gerektiğine inanıyor. Bazıları için bu tanımın ne anlama geldiğini haberden aktaralım: ''Irak'taki Fırat nehrinden Mısır'daki Nil nehrine kadar uzanan bölge. Ama en kötü ihtimalle İsrail, Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nden oluşmalı. Bazıları da Filistinlilerin sürgün edilmesini istiyor. Bu grup için Şaron, her ne yolla olursa olsun durdurulması gereken dini bir suç işliyor''. Gazeteye konuşan aşırı sağcı gruplardan birinin kurucusu olan Baruch Marzel, Gazze'den çekilme planının Nazilerin altı milyon yahudiyi yok etmesi kadar ağır bir suç olduğunu savunuyor. Marzel, yolsuzluklarla suçladığı İsrail hükümetinin, kendilerine tanrı tarafından verilen toprakları almasına izin vermeyeceklerini söylüyor ve şöyle devam ediyor: ''Biz tanrının iradesine sadıkız ve topraklarımızın bir santimetresini bile vermeye niyetimiz yok. Şaron'u öyle ya da böyle durduracağız'' |
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||