Andersen'in 'çirkin ördek yavrusu'ndan çocuk masallarının kralına dönüşüm hikayesi

Kaynak, Getty Images
- Yazan, BBC News Mundo
- Okuma süresi: 8 dk
"Uzun bir masala başlıyoruz çocuklar. Hikâyenin sonuna vardığımızda, şu anda bildiğimizden daha fazlasını öğreneceğiz..."
Bu, Hans Christian Andersen'in ölümünden önce yazdığı 156 çocuk hikâyesinden biri olan Karlar Kraliçesi'nin başındaki o büyüleyici giriş cümlesi.
Andersen, 4 Ağustos 1875'te öldü; yani 150 yıl önce.
Kalpleri donduran o kraliçe ve ancak bir arkadaşının sevgisiyle kurtulabilen bir çocuk… Prens için özünden vazgeçen, ama prens tarafından seçilmeyen bir küçük denizkızı… Kibrine kör olmuş bir imparator, çıplak halde yürürken hâlâ kendini muhteşem sanıyor…
Bu hikâyelerden bazıları ya bize anlatılmıştır ya da biz birilerine anlatmışızdır. Belki de kısaltılmış ya da sadeleştirilmiş hâllerini izlemiş, okumuşuzdur...
O kadar tanıdıklar ki bazen aslında ne kadar özgün ve harika olduklarını unutuyoruz.
"Hans Christian Andersen: Yeni Bir Hayat" kitabını kaleme alan biyografi yazarı Jens Andersen "Onun en devrimci yönlerinden biri yazma biçimiydi" diyor.
"Masalları çok sözeldi, bu tamamen yeniydi ve pek hoş karşılanmadı. Tepki çekti ama işte o sayede böylesine canlı bir edebiyat yarattı."
Sofistike ve süslü dili terk edip onun yerine duyusal, imgelerle dolu sade ifadeleri seçerek karmaşık kavramları aktarabilmişti.
Örneğin Karlar Kraliçesi'nde öznel bakış açısı fikrini felsefi terimlerle değil, gerçeği parçalara ayıran bir ayna aracılığıyla anlatıyor:
"Her bir parça, iyi olanı önemsiz, kötü olanı ise olduğundan büyük gösterme özelliğine sahipti."
Resmi dili terk etmek onun yeniliklerinden yalnızca biriydi. Andersen peri masallarını bir yazarın edebiyatına dönüştürdü.
Bazı hikâyeleri halk masallarından gelse de çoğu kendi hayal gücünün ürünü. Ve halk hikâyelerinden aldıkları bile mutlaka onun kişisel dokunuşunu taşıyor.
Eleştirmen Erik Dal, "Masalları uyarlamadı; onları içerden yeniden yarattı… ruhun şiirsel mantığı ve duygunun diliyle" diyor.
Onun hikâyeleri, dönemin masalları gibi ahlak dersi vermek için yazılmamıştı ve sonları da her zaman mutlu bitmezdi.
Aksine, bazıları yürek parçalayıcıydı.
Örneğin Kibritçi Kız, soğuktan donmadan önce kibritlerini yakarak hayaller gören küçük bir kızın son anlarını anlatır.
Bu kısa hikâye, yoksulluğu, yalnızlığı ve kırılganlığı zarif bir şekilde gözler önüne serer. Andersen kızcağıza sadece hayal gücünün sihrini verir; ortada bir ders yoktur, sadece unutulmaz bir imge vardır.
Eleştirmen Maria Tatar, Andersen'in mutlu son kuralını bozduğunu söylüyor:
"Amacı öğretmek değil, duygulandırmaktı."
Onun hikâyelerinde önemli olan olaylardan çok, karakterlerin yaşadıkları duygulardı.
Edebiyatçı Johan de Mylius ise "Andersen, bir çaydanlık bile olsa karakterlerinin içinden konuşan ilk yazarlardandı. Onlarda bir bilinç, bir iç yaşam vardı" diyor.
Bu iç dünyayı, çocukların anlayabileceği bir dille ama karmaşık duygularla anlatarak Franz Kafka ve James Joyce gibi yazarların öncüsü oldu.
Ayrıca, cansız nesneleri insancıllaştırmada da öncüydü: bir mum, bir iğne, hatta bir gömlek yakası… Hepsi onun masallarında hisseder, üzülür, âşık olur.
Hayvanlar da konuşur: bir bülbül, bir imparatorun duymak istemediği gerçekleri söyler; bir kelebek şöyle düşünür:
"Yaşamak yetmez. Biraz güneş, biraz özgürlük ve küçük bir çiçek gerek."

Kaynak, Getty Images
Her hikâyesi, basit gibi görünen ama insan olmanın anlamını anlatan birer minyatür gibidir.
Sahibinden kurtulup onu yutan bir gölge, eriyene kadar seven bir kurşun asker, yirmi şilte altındaki bir bezelyeyle hassasiyetin derinliğini kanıtlayan bir prenses…
Ve tüm bunların arasında, Andersen'in kendi yaşamıyla en çok örtüşen hikâye Çirkin Ördek Yavrusu oldu.
1843'te yazdığında günlüğüne şöyle not düşmüştü:
"Durmadan ağlıyorum. Yazdığımı yaşadım. O ördek yavrusu bendim."
Kalemler ve makaslar
Andersen, "Hayatımın Öyküsü" (1847) adlı otobiyografisinde şöyle yazmıştı:
'Diğer çocuklara hiç benzemiyordum. Çirkindim, sıska idim ve herkes bana gülerdi. Sonra bir kuğu oldum.'"
Bu kitapta çocukluk yıllarına dair ilk kez bir şeylerden söz etmişti.
O zamana kadar Andersen, doğum tarihi olarak 6 Eylül 1819'u, yani Kopenhag'a vardığı günü söylüyordu. Çünkü ona göre hayatının peri masalı o gün başlamıştı.
Oysa gerçekte o gün 14 yaşındaydı.
1805'te Odense'nin en yoksul mahallesinde doğmuştu.
Babası kunduracı, annesi çamaşırcıydı; halası bir genelev işletiyordu, dedesi ise "deli" olarak anılıyordu.
Zor şartlarda yaşasa da evinde sevgiden yana eksik yoktu. Dışarıda alaylara maruz kalsa da ailesi onu çok seviyordu.
Babası kitap okumayı severdi ve bunu oğluyla da paylaştı.
Oğlunun hayallerini destekledi, hayal gücünü besledi; küçük bir oyuncak tiyatro bile yaptı.
Andersen o dönemde sanatçı olma hayalleri kuruyordu.
Biyografi yazarı Jens Andersen'in söylediğine göre, babası sayesinde çok küçük yaşta iki önemli araçla tanıştı: "Kalem ve makas."
Kalem sürpriz değil ama makas niye?
"Hayatı boyunca kâğıt kesimleri yaptı. Yaşlandığında yazmayı bırakınca, makasını kullanarak masallar yaratmaya devam etti."

Kaynak, Getty Images
Gerçekten de Andersen, kâğıtları katlayıp keserek harika sahneler yaratmaya bayılırdı; bunları arkadaşlarına hikâye anlatırken yapardı.
Bugün hâlâ bazıları saklanıyor. Üzerine kendi el yazısıyla "Kalpten zenginleştirecek tamamen kâğıttan kesilmiş bir peri masalıdır" notunu düşmüştü.
Babası ona bir de hayat dersi vermişti:
"Babasının ona, 'Tuhaf olman doğru, ama aynı zamanda olağanüstüsün. Ne isen o ol' dediği söylenir."
Andersen farklı olduğunun farkındaydı ama bunun dahiliğinin kaynağı olduğunu da biliyordu.
Bu yüzden özgünlüğünü hep savundu. Üst sınıflardan akıl hocaları kendisine "kendini geliştir" dediklerinde, "Beni olduğum gibi kabul edin. Doğam gereği başka biri olamam" diye cevap verirdi.
Ve gerçekten de oldukça sıra dışı bir karakterdi.
Başarıdan ölümsüzlüğe
Kopenhag'a sanatçı olma hayaliyle gitmişti.
Şarkı söyledi, dans etti, tiyatroda oynadı ama bu alanlarda kalıcı başarı elde edemedi.
Yine de yaşamı boyunca hep dayandığı bir şeyi kazandı: Ona inanların desteğini...
İlk destekçisi, Kraliyet Tiyatrosu denetçisi Jonas Collin'di.
Onun sayesinde liseye yazıldı ama okulda pek başarılı olamadı. Çünkü kendisi 17 yaşındayken hem 11 yaşındaki sınıf arkadaşlarından yaşça çok büyüktü hem de okul müdüründen korkuyordu.
Buna rağmen Andersen yazdı… yazdı… ve yazdı.
Berbat bir el yazısıyla, pek çok imla ve dilbilgisi hatasıyla dolu sayfalarca günlük tuttu.
21 yaşında mezun olunca ilk şiiri "Ölen Çocuk" Almanca bir gazetede, ardından Copenhagen Post'ta yayımlandı ve Fransa'da da başarı kazandı.
Ertesi yıl, mizahi başlıklı ilk kitabını yayımladı: "1828 ve 1829 Yıllarında Holmen Kanalı'ndan Amager'in Doğu Noktasına Yürüyüş".
Oysa bu iki yıl sürecek bir yürüyüş olamazdı; aradaki mesafe sadece üç kilometreydi!
Ama hikâye 31 Aralık gecesi başlayıp ertesi sabah bittiği için aslında yalan da sayılmazdı.
Kitap büyük ilgi gördü. Andersen ve eleştirmenler sonradan değerini küçümsese de bu eser onu edebiyat dünyasına tanıttı.
Kısa süre sonra "Aziz Nikolas Kilisesi Kulesinde Aşk" adlı müzikalde de başarı yakaladı; burada seyirci, eserin sonunu kendisi belirliyordu.
Seyahat tutkusu onu Avrupa, Asya ve Afrika'nın birçok yerine götürdü.
"Yürümek, nefes almak, uçmak, süzülmek; verirken kazanmak; uzak diyarların yollarında yol almak… Seyahat etmek yaşamaktır" diye yazacaktı daha sonra otobiyografisinde.
29 yaşında çocuk hikâyeleri yayımlamaya başladı.
Her ne kadar altı roman, binden fazla şiir, beş seyahat kitabı, 30 kadar oyun ve opera librettosu, günlükler, anılar ve makaleler yazmış olsa da ona ölümsüzlüğü kazandıran şey masallarıydı.
En meşhur masalları
1835'te ilk romanı Doğaçlamacı'yı ve ilk masal derlemesi olan Çocuklar İçin Anlatılan Masallar'ı yayımladı.
Ardından "Kralın Yeni Giysisi", "Parmak Kız" ve "Küçük Denizkızı" gibi dokuz masalı içeren iki kitap daha geldi.
İngiliz şair ve eleştirmen Edmund Gosse, çağdaşları Andersen'in diğer eserlerini takdir etse de onu "Avrupa'nın en ünlü adamlarından biri" haline getiren bu masallar oldu" diye yazmıştı
Onu ilk sahiplenen ülkelerden biri Almanya idi.
Masalları hızla çevrildi, hatta bazen Danimarka'da tamamlanmadan önce Almanca yayımlandı.
Alman Romantizmi, özellikle Grimm Kardeşler'in etkisiyle, Andersen'in hem hayal gücü hem de melankolisine kapı açmıştı.
Jens Andersen, "Alman eleştirmenler Andersen'de sadece masallar değil, bir Weltanschauung yani dünya görüşü gördüler" diyor.
İngilizceye çevrilir çevrilmez bir edebiyat olayı olarak karşılandı.
Roman yazarı William Thackeray, "Büyülendim! Yeni keşfettim o zarif, hayalperest ruhu" diye haykırdı.

Kaynak, Getty Images
Literary Gazette editörü William Jerdan da onu "benzersiz bir şair" ilan etti ve İngiltere'ye davet etti.
Andersen burada onur ödülüyle karşılandı.
Amerika'da ise sadece masalları değil, hayatı da bir peri masalı olarak kutlandı: Yoksul bir kunduracının ve okuma yazma bilmeyen bir çamaşırcının oğlu, yeteneğiyle dünyaca ünlü bir yazar olmuştu.
Fransız entelektüelleri de onun şiirsel ve sembolik diline hayrandı.
1843'te Paris'e gittiğinde, sanatçılar ve salonlar onu sıcak karşılamıştı.
Heykeltıraş David d'Angers, onu "halkın sadeliğiyle edebi inceliğin eşsiz birleşimi" olarak tanımlamıştı.
İlginçtir ki Danimarka'da uzun süre çelişkili bir figür olarak görüldü. Beğenilen ama aynı zamanda duygusallığı ve kendini beğenmişliğiyle alay edilen biri.
Biyografi yazarı Jackie Wullschlager bu durumu "Ülkesinde asla büyük bir edebiyatçı olarak tam anlamıyla kabul edilmedi; daha çok tuhaf bir halk sanatçısı olarak görüldü" diye tarif ediyor.
Bu "tuhaflık" tanımı belki de yerindeydi.
Hayranlık uyandıran ama pek de sevimli olmayan biri
Alışkanlıklarından biri, yangın çıkarsa pencereden kaçabilsin diye kaldığı her yerde yatağının altına bir ip koymaktı.
Ayrıca başucuna "Sadece ölü gibi görünüyorum" yazılı bir not bırakırdı, çünkü diri diri gömülmekten korkuyordu.
Fiziksel görünümü de pek yardımcı olmuyordu.
Gosse, "Yüzünün ve ellerinin çirkinliği"nden sıkça söz ediyor.
Arkadaşı Danimarkalı yazar William Bloch'a göre "kolları ve bacakları orantısızdı, ayakları o kadar büyüktü ki kimse çizmelerini çalmazdı" yazmıştı.
Buna bir de "tuhaf hareketleri" ve "garip davranışları" eklenirdi. Abartılı reveranslar, yapmacık tavırlar…
Andersen'in hayranı olduğu şair Heinrich Heine, onun "aşırı yaltaklanmasından" o kadar rahatsız olmuştu ki onu bir terzi sanmıştı.
Kendisi de "hassas, hatta hastalıklı bir duyarlılığa sahip" olduğunu kabul ediyordu.
Günlüklerinde "kendimle fazla gurur duyuyorum" diye yazmış, hatta kendi dehası üzerine şiirler kaleme almıştı.
Wullschlager'a göre, "Sürekli onay bekliyordu; gözyaşları hep burnunun ucundaydı, reddedilmekten de övülmekten de aynı derecede etkileniyordu."
Eleştirildiğinde ya da ilgi odağı olmadığında umutsuzluğa kapılır, kendini överken de aşırıya kaçardı.

Kaynak, Getty Images
Yazar Charles Dickens onun bu hallerine bizzat tanık oldu.
Başta Andersen'i övmüş, ondan aldığı bir mektup üzerine şöyle yazmıştı:
"Ruhunun her hareketinde ışık var. Hayatımda bu kadar içten, saf ve büyüleyici bir mektup okumadım."
Dostlukları güzeldi, ta ki Andersen 1857'de Dickens'ın evine gelip beklenenden çok daha uzun kalana kadar.
Daha ilk sabah, "Danimarka'da erkek misafirlerin evin oğulları tarafından tıraş edildiğini" söyleyerek aileyi şaşırttı.
Dickens, hemen mahalledeki bir berberle onun için bir randevu ayarladı.
Bir süre sonra, olumsuz bir eleştiri okuyunca çimenlerin üzerine yüzüstü kapanıp hüngür hüngür ağlaması, aileyi iyice hayrete düşürdü.
Beş hafta sonra sonunda evden ayrıldığında Dickens, odasının kapısına şu notu astı:
"Hans Andersen bu odada beş hafta kaldı, aileye bir ömür gibi geldi!"

Kaynak, Getty Images
Kişiliği bazen çevresindekileri rahatsız etse de yeteneği ona güçlü dostluklar kazandırdı: Kraliyet üyeleri, bilim insanları, sanatçılar, yazarlar, entelektüeller…
Onun hayranları zamanla çoğaldı.
Oscar Wilde, Bülbül ve Gül gibi hikâyelerinde Andersen'in melankolik ve sembolik tonunu benimsedi.
Jorge Luis Borges ise bir röportajında şöyle dedi:
"O, masalcı kılığına girmiş bir metafizikçiydi. Farklı olmanın acısını ondan daha iyi kimse anlatmadı." (Borges Oral, 1979)
Andersen her zaman sadece çocuklar için yazmadığını, yetişkinlerin içinde saklı çocuklar için de yazdığını vurguladı.
Ve o çocuklara ister küçük ister yetişkin olsunlar, bugün hâlâ 125'ten fazla dilde sesleniyor:
"Kuğu yumurtasından çıkmış bir kuş için, ördek kümesinde doğmuş olmanın önemi yoktur!"










