You’re viewing a text-only version of this website that uses less data. View the main version of the website including all images and videos.
'Haz kimyasalı' dopamin ile ilgili yanlış bildiklerimiz neler?
- Yazan, Nikolay Kukushkin
- Okuma süresi: 8 dk
Beyinlerimiz müthiş kullanışlı organlar. Fakat beyinlerimizle ilişkimizde bir şeyler ters gidiyor gibi görünüyor.
İnsanlar olarak sıklıkla kendimizle savaş halinde olduğumuzu hissederiz. Sahip olamayacağımızı isteriz ve istemediğimize ihtiyaç duyarız. Kötü şeylere bağımlı oluruz ve iyi şeylere ilgimizi kaybederiz.
Kafa patlatırız, saplantılar geliştiririz, sinirleniriz, pişmanlık duyarız. Sanki hep daha dolu, daha iyi ve daha doğal bir yaşamı elde etmeye çalışıyor gibiyiz ve asla gerçekten buna ulaşamayız.
Beyinlerimizle neden bu kadar farklı noktalardayız? Bunun özel ama sıklıkla yanlış anlaşılmış dopamin adlı bir nörotransmiterle çok ilgili olduğu görülüyor. Dopamin, bedenlerimizi daha fazlasını aramaya yönelten başlıca araç.
Modern insanlar olarak yaşamımızın doğal olmadığını ve atalarımızın hepsinin sözde paylaştığı ilkel mutluluğa ulaşmamızı engellendiğini varsayıyoruz.
Mağara adamlarının patates kızartmaları yoktu ve obeziteden kaygı duymuyorlar ve kendilerini spor salonlarına gitmeye zorlamıyorlardı.
Günlerini ormanlarda dolaşıp, birçok lifle dolu yemişler ve meyveler toplayarak geçiriyorlardı.
Paraları, işleri, evlilikleri, dinleri ya da uyuşturucuları yoktu.
Dolayısıyla eşitsizlik, hiyerarşi, şiddet veya bağımlılık yoktu.
Bu avcı toplayıcı cenneti, yaşamlarımızın biyolojik ihtiyaçlarımızla çok uyumsuz bir hale geldiği, tarımın ve medeniyetin cazibesi için terk ettik.
Tabii ki bu hiç kaygısız geçmiş vizyonu gerçekte doğru değil.
Avcı ve toplayıcı atalarımızın psikolojileri hakkında çok şey bilmiyoruz. Fakat emin olabileceğimiz bir tek şey var: En az bizim kadar huysuz ve tez canlılardı. Yaşama olan öfkemiz yeni bir şey değil. Tasarımımız böyle. Bu tasarım medeniyetten, hatta insan türünden de öteye gidiyor.
Bu tasarım bizi sürekli bizimle uğraşıyor ve iteklemeye çalışıyor. Tıpkı antik ve hayvani bir geçmişin kulağımıza şöyle fısıldaması gibi: Yaşamda bundan daha fazlası var.
Elimizdekiyle tatmin olmak bize göre değil, daha fazlasını aramamız gerekiyor.
Bunun nedenini anlayabilmek için beynimizin iki farklı kısmının, serebral korteksin ve dopamin de dahil ödüllendirme sisteminin bizi nasıl farklı yönlere ittiğine bakmamız gerekiyor.
Dopaminsiz beyin
Serebral korteks beynimizin genel anlayış mekanizması. Bize bir gerçeklik modeli inşa ediyor ve sonra dış dünyayla aynı hizaya çekmeye çalışıyor. Ya da tam tersi dış dünyayı modelle hizalamaya uğraşıyor.
İstediği, tam isabetli bir analiz değil gerçekliğin her ne şekilde olursa olsun maksimum derecede beklentiyle hizalanması.
Bu maksimum hizalanmaya doğru giden itici güçte bir sorun var gibi görünüyor ve bu bazen "karanlık oda sorunu" diye tanımlanıyor.
Korteksin tek istediği iç ahenkse, bunun en kolay yönteminin karanlık odada karanlık bir köşe bulmak olduğunu düşünebilirsiniz. Tüm duyusal uyarıcılardan kopmak ve hiçbir şeyin açıklama ya da modifikasyon istememesi.
Mekanizmanın tam olmadığı net. Kortekste bizi deneyim olmayan karanlık odadan çıkartan ve yenilikler, sürprizler, amaçlar ve başarılar dünyasına iten bir şey olmalı.
Ve beynimizde tüm varlık nedeni böyle bir itişi koordine etmek olan bir başka bölüm var.
Buna ödül sistemi deniyor ve dopamin de kararlarımıza ve motivasyonlarımıza rehberlik ederken kullandığı başlıca araç.
Hem müthiş akıllı hem de korkutucu şekilde şeytanı bir araç. Dopamin bizi ileri götürmeye devam eden şey.
Bunun ne anlama geldiğini anlamak için, dopamin olmadığında neler yaşandığını incelemek faydalı olacak.
1915'ten 1926'ya kadar uyku hastalığı adı verilen gizemli bir hastalık, tüm dünyayı kasıp kavurdu.
Büyük olasılıkla yaygın bir boğaz enfeksiyonunun komplikasyonuydu ve hastaların küçük bir kısmında kendi bağışıklık sistemlerinin beyne saldırmasına neden olup, uyuşukluk veya sersemlik yapıyordu.
Tam olarak koma değil, daha çok tepkisiz uyanıklık gibi görünen bir duruma yol açıyordu.
Bazı hastalar ara sıra bir iki kelime söylüyordu. Bazıları da kendilerine atılan topu yakalar, ağızlarına konulan yiyecekleri çiğnerlerdi.
Fakat asla kendi başlarına yiyeceğe uzanmazlardı.
Bugün bu hastalığın özellikle beyinde dopamin üreten birkaç yerden biri olan substantia nigra adı verilen beyin bölgesini etkilediğini anlıyoruz.
Hastaların bir tanesi, daha sonra Rose R. takma adıyla tanınan genç ve varlıklı bir New Yorkluydu.
Bu kadın 1926'da uykuya daldı ve aşılmaz bir kaleye kilitlendiği bir kâbus gördü.
Kâbus, 43 yıl boyunca kesintisiz devam etti.
O zamanlar New York'ta genç nörolog olan Oliver Sacks, 1969'da Bronx'taki Mt Carmel Hastanesi'nde Rose R. de dahil yaklaşık 80 uyku hastalığı olan kişinin sorumluluğunu üstlendi.
Bazı semptomlarının Parkinson hastalığının aşırı bir versiyonuna benzediğini fark etti ve umut vadeden yeni bir tedavi olan L-DOPA adlı bir ilacı denemeye karar verdi.
Tedaviye başladıktan birkaç gün sonra, Rose R. de dahil olmak üzere hastalar uyandı, ayağa kalktı ve yürümeye, şaşkın hastane personeliyle sohbet etmeye başladı.
Fakat bu uyanış kısa süreliydi. Rose bir ay kadar uyanık kaldı. Bazı hastaların uyanıklığı daha uzun sürse de, en nihayetinde durumları kötüleşti. Kabuslar ise Rose, 10 yıl sonra 1979'da yiyecekle boğulma tehlikesi geçirdiğinde sona erdi.
Sacks'ın Rose R'yi geçici olarak hayata döndürmek için kullandığı ilaç olan L-DOPA, dopaminin öncül maddesi.
Sacks o sırada mekanizmayı anlamamış olsa da, uyku hastalığı üzerine yapılan daha sonraki araştırmalar, Rose R'nin muhtemelen ne yaşadığını anlamamıza yardımcı oluyor.
Beynin dopamin üreten bölgesi substantia nigra'nın büyük bir kısmı ölmüş olsa da, hayatta kalan birkaç nöronu vardı.
Bu kalan nöronlar L-DOPA'yı gerçek dopamine dönüştürebiliyordu ve Rose'un beyni, on yıllarca dopaminden mahrum kaldığı ve en küçük damlasına bile aşırı duyarlı olduğu için, dramatik bir aktivite patlamasıyla yanıt verdi.
Ancak daha sonra beyin yeniden kalibre oldu ve o küçük dopamin damlasının normal yaşam için yetersiz olduğu ortaya çıktı.
Yani uyku hastalığı beyinde dopamin kalmadığında ne olduğunu gösterdi: Beyin duraksıyordu.
Beyinden dopaminin çıkarılması beyni sadece felç etmekle kalmıyor, onu karanlık bir odaya, yani hiçbir şey yapma zorunluluğu hissetmediği bir eylemsizlik ve deneyimsizlik durumuna sokuyor.
Ağzımıza konulan yiyecekleri çiğnemek gibi temel reflekslerin ötesinde yaptığımız her şey dopamin tarafından motive ediliyor.
Beynimize sürekli olarak bu kimyasal verilmeseydi, hepimiz karanlık odada olurduk.
Bunun yerine, hayatımızın her uyanık anını sürekli eylem halinde geçirmek için sabırsızlanıyoruz. Bütün bunlar dopamin sayesinde.
Öyleyse, her gün kendimizle savaşmamızın ve sürekli yanlış şeyler yapmak istememizin sorumlusu dopamin olmalı.
Varlık nedeni bizi motive etmekse, neden bu kadar kötü bir iş çıkarıyor?
Bunu cevaplamak için, dopaminin tam olarak ne yaptığını incelememiz gerekiyor.
Bir 'haz kimyasalı' değil
Dopamini anlamanın en temel yolu "haz kimyasalı" olarak düşünmek. Bu açıklama ilk bakışta faydalı olsa da aslında yanlış.
Sorun şu ki, dopamin aslında hazza neden olmaz.
Adderall (Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tedavisinde kullanılan ve dopamin üreten nöronlardan kullanılabilir dopamini toplayarak etkili olan bir ilaç) kullanan bir arkadaşınız varsa, size hapların onları daha odaklanmış ve daha üretken bir hale getirdiğini ve "kendilerini kaptırdıklarını" söyleyebilirler.
Fakat öfori, yani büyük bir mutluluk hali yaratmazlar.
Fareler üzerinde yapılan çalışmalar da aynı şeyi gösteriyor: Amfetamin (Adderall ile aynı tür ilaç) enjeksiyonu, ödüller için daha çok çalışmalarını sağlıyor ancak olumlu ve olumsuz tepkilerle ilişkilendirilen yüz ifadelerine ve ayak hareketlerine bakılırsa, hazlarını artırmıyor.
Benzer ancak biraz daha karmaşık bir yaklaşım ise dopaminin "daha fazlasını yaptırma" kimyasalı olduğu yönünde. Oysa mesele hazla değil, hafızayla ilgili.
Dopamin, beynin hangi eylemlerin başarılara götürdüğünü hatırlamasına yardımcı oluyor.
Dopaminin salgılandığı her yerde anılar daha iyi depolanır. Sanki dopamin beyne "gelecekte az önce yaptığın şeyi daha çok yap" diyor gibidir.
Bunun en açık örneği, bazal gangliyon adı verilen bir beyin bölgesinde gerçekleşen beceri oluşumunda görülüyor.
Örneğin birisi dans etmeyi öğrenirken, dopamin başarılı dans hareketlerini seçer ve bunları bir set, yani birleşik bir kombinasyon olarak korur.
Bu kombinasyon, korteksin her hareketi düşünmesine gerek kalmadan, doğrudan bazal gangliyonlardan tek seferde tetiklenebilir. Yetenekli bir dansçının, bu kombinasyonu başlatmak için sadece bağlamı – şarkının belirli bir anını – düşünmesi yeterli.
Hareket dizisi bilinçli bir kontrol olmaksızın kendiliğinden "açılır". Buna "kas hafızası" diyoruz. Aslında bu, dopamin sinyalleri kullanılarak depolanan ve hareketlerin başarılı kombinasyonlarını kademeli olarak optimize eden bazal gangliyon hafızası.
"Daha fazlasını yaptırma" mantığı, serebral korteks de dahil olmak üzere dopamin alan diğer beyin bölgelerine de uzanır.
Dopamin, başarılı bir şey elde edildikten sonra salınır, başarıyı sağlayan nöronları ve aralarındaki bağlantıları güçlendirir. Bu nöronlara ve bu bağlantılara tekrar tekrar döneriz.
Beyin korteksinde bu, sadece bir eylemi gerçekleştiren nöronlara değil, aynı zamanda o eylem hakkında düşünen nöronlara da geri dönmek anlamına gelebilir.
Bu nedenle "daha fazlasını yap" ifadesi, başarılı bulduğumuz düşünceler için de geçerlidir.
Örneğin, aniden bir sorunu aydınlatan bir içgörüye sahip olursanız, bir dopamin patlaması yaşarsınız ve bu içgörüye dahil olan nöronlar bağlantılarını sağlamlaştırır.
Bir sonraki sefer, içgörü daha doğal bir şekilde gelecektir.
Bir şarkıdaki bir dize duygusal bir etki yaratırsa, bir dopamin patlaması yaşarsınız ve ertesi sabah bu şarkı aklınıza takılmış halde uyanırsınız.
Bu açıklamaya göre, dopamin belirli hedeflere ulaşmak için en iyi eylemleri ve düşünceleri seçmemize yardımcı oluyor. Hedefe ulaşıldığında beynin geri kalanına "daha fazlasını yap" diye sinyal gönderiyor.
Ancak burada bir püf noktası var. Başarı her zaman dopamin salgılanmasına yol açmaz.
Aslında, dopamin patlamasına neden olan şey herhangi bir başarı değil, beklenmedik bir başarı.
Maymunlar ve sıçanlar üzerinde yapılan deneyler, dopamin salımının gerçek ödülle değil, sürprizle daha yakından ilişkili olduğunu gösteriyor. Başarı ne kadar beklenmedikse, o kadar çok dopamin salgılanıyor.
Peki, ne beklendiğine ve şu anda gerçekten olanın beklenenden daha iyi mi yoksa daha kötü mü olduğuna kim karar veriyor.
Beyin korteksi karar veriyor.
Beyindeki başka hiçbir bölge, örneğin paranın ne olduğunu anlamak için yeterli bilgiye sahip değil. Para da insan beyninde güvenilir bir dopamin kaynağı.
Dolayısıyla, beklenmedik bir başarıyı ödül sistemine bildirmesi ve karşılığında dopamin alması gereken korteks.
Ama korteksin tek amacı gerçekliği beklentiyle uyumlu hale getirmek ve hiçbir şey uyumsuz olmadığı sürece memnun olmak değil miydi?
Peki, korteksi bu dopamin salgılarıyla kendisini uyarmaya iten şey ne?
Bu, karanlık oda problemine bir başka örnek.
Dopaminin temel "haz verici" özelliğini reddettiğinizde, neden onu üreten şeylere yöneldiğimiz veya neden herhangi bir şeye yöneldiğimiz belirsiz hale geliyor.
Dopamin üzerinde yapılan araştırmalar bize gösteriyor ki, dopamin dünyayı "iyi" ve "kötü" olarak etiketlemiyor.
Öyle olsaydı çok kolay olurdu, "iyi" şeyleri yapar ve "kötü" şeyleri yapmazdık. Bunun aksine dopamin beklenmedik başarıya dikkat çekerek bize "bunun nasıl olduğunu çöz, böylece hep bu şekilde başarılı ol ve artık şaşırmayacak hale gel" diyor.
Bu kulağa depresif gelebilir. Çünkü eğer dopamin böyle çalışıyorsa ne yaparsak yapalım uzun vadede hep sıkılacağız ve tatminsiz hissedeceğiz.
Ama zaten bunun amacı o.
Buna daha iyi bir çerçeveden de bakabiliriz: Sıkılmak istememek ve tatminsizlik hissi bize yeni şeyler yaptırıyor. Ve yeni şeyler yapmak, sürprizlerle karşılaşmamızı, hayatı yaşamaya değer kılan o sıra dışı ve tahmin edilemez neşeleri hissetmemizi sağlıyor.
Bu aynı zamanda evrimsel açıdan çok zekice bir sistem.
İki hayvan hayal edin: Biri hayatından tatmin olsun, diğer sürekli sıkılsın ve daha fazlasını istesin. Sizce hangi hayvanın uzun vadede hayatta kalma ihtimali daha fazladır?
Dopamin, geleceğin sürekli farklı koşullar getireceğine dair bir bahistir.
Evrim sıkılan, tatmin olmayan ve daha fazlasını isteyenlerin lehinedir. Çünkü bu sayede ellerindekiyle yetinmeyip daha başarılı olurlar.
Fakat içinizi rahatlatması için şunu da ekleyeyim: Daha başarılı olmadan da yaşayabilirsiniz.
Bu makale, Nikolay Kukushkin'in Ekim 2025'te İngilizce olarak ilk kez yayımlanan "Tek El Alkış" adlı kitabının bir bölümünden uyarlandı.