|
Sorgu Odası | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Yöntemleri, uygulanışı ya da algılanışı yıllar içinde değişmiş olsa da, acı vererek eziyet ederek ya da psikolojik olarak zorlayarak karşıdaki kişiyi bilgi vermeye zorlamak, yani işkence, hep başvurulan, tercih edilen bir yol oldu.
Dağlama, gerdirme, kafesle asma gibi işkence yöntemleri artık tarihe gömülmüş olsa da bu işkencenin de tarihe karıştığı anlamına hiç mi hiç gelmiyor. Sadece diktatörlükler ya da askeri rejimler değil, demokrasi olarak ifade edilen yönetimler de kendi çıkarları söz konusu olduğunda işkenceye başvurmaktan çekinmiyor. İşkence savaş meydanında olduğu kadar cephe gerisinde, başkentteki bir emniyet merkezinde ya da bilinmeyen gizli bir askeri üste de karşımıza çıkabiliyor. İşkence yeniden taraftar buluyor Hele son yıllarda, küresel terör olarak adlandırılan tehdide karşı etkin bir silah olarak işkence kullanımı savı, bir kez daha pek çok kademede taraftar buluyor... Yasadışı aktarımlar, yani terör zanlılarının son yıllarda bulundukları ülkelerden alınıp kendilerini işkenceye başvuran ülkelerde bulması son yıllarda gitgide sık karşılaşılan bir uygulama. Batı demokrasileri arasında sayılan ülkelerde hükümetler düzeyinde, bir kez daha işkence ile elde edilmiş bilginin mahkemede geçerli sayılıp sayılamayacağı tartışılıyor.
Washington yönetimi, sınırları ve hukuki sistemi dışında oluşturduğu merkezlerle eleştirilirken, zanlıların "yumuşatılması" için "işkence düzeyine gelmeyen tazyik yöntemlerinin" desteklenmesi sık sık manşetlerde kendisine yer buldu. Küba’daki Guantanamo Üssü’nde ve son olarak Irak'ta Ebu Gureyb Cezaevi’nde elde edilen görüntüler, işkencenin hala çok uzak bir kavram olmadığını yeniden anımsatıyor. "Sorgu Odası" dünyanın dört bir yanında, son 50 yılda, farklı gerekçelerle işkenceye başvurulan ortamları inceleyen bir dizi. Bu dizide, kimileri demir perdenin gerisinde, kimileri batı demokrasilerinin ön saflarında yer alan, askeri diktatörlüklerden, ırk ayrımına, farklı rejimlerin hüküm sürdüğü 10 farklı ülkeyi ziyaret ediyoruz. İşkenceciler ve mağdurları, yaşadıklarını o anda ve bugün geriye bakınca hissettiklerini paylaşıyorlar. Dizide aynı zamanda “Herkes işkenceci olabilir mi? Bir işkenceci nasıl yetişir?” gibi sorulara da, geçmiş yıllarda yapılmış psikoloji deneyleri sayesinde yanıt vermeye çalışıyoruz. İşkencecilerin çoğu öykülerinde, bu göreve ne kadar kolay alıştıklarından bahsediyor. Bunun ilk adımı olarak da bir ideolojiye ikna geliyor. 'Biz canavar değiliz' Ayrıca çoğu işkenceci koşulların gereğini yapan sıradan insanlar olduklarına da kani olmuş durumdalar. Kendilerinin “canavar” olarak görüldüğünden şikayetçiler.
Yöntemleri konusunda farklı tercihleri olsa da hemfikir oldukları bir diğer konu, işkencenin sonuç verdiği. Çoğu, kendilerinin görev süreleri boyunca bu şekilde pek çok kişinin hayatını kurtardığını anlatıyor. Mağdurların öyküleri ise alabildiğine farklı. Aklını kaçıranlar, yalan ifade verenler, sırf vakit doldurmak için masum insanları ihbar edenler… Çok az istisna dışında, işkencecilerin çoğu, bu işi bırakmayı, yapmayı reddetmeyi hiç düşünmemiş. Çoğu için pişmanlık değil, ihanete uğramışlık hissi ağır basıyor. Ancak hizmet ettikleri rejimlerin çoğu zaman çöküşe yönelmesi, ya da en azından bu vakaların ortaya çıkması nedeniyle ağır yaralar alması, uzun vadede işkencenin bir rejimi yaşatmaktan çok zehirlediğinin kanıtı olabilir. BBC televizyonu için Kate Townsend'in hazırladığı programdan uyarladığımız diziyi dinlemek için aşağıdaki linkleri kullanınız. |
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||