|
2006, Fransa'da 'kafa atma' yılı | ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İçinizden hiç kafa atmak geldi mi?
Medeniyetin bütün kazanımlarından vazgeçip, kendinizden geçip, içgüdülere dönüp karşınızdaki kişinin, toplumun, kurumun, sistemin karnına şöyle sıkı bir kafa atıp devirmek istediniz mi? Fransa’da kafa atmak isteyen çok oldu 2006’da, değiştirmek için ya da değiştirmek isteyenlere karşı, devirmek için ya da devirmek isteyenlere karşı. Kimisi başardı, kendini aşıp yapıştırdı kafayı. Kimisi cesaret edemedi, tuttu kendini, ama edebilenlere imrenerek baktı. Gençler varız diyorlar 2006 senesi gerçek bir kafayla başladı Fransa’da, gençlerin sisteme kafasıyla. 2005 sonunda göçmen asıllı gençler ortalığı birbirine katmışlardı, eşitlik isteyerek, ayrımcılığa karşı ayaklanarak. Kendilerini nasıl ifade edeceklerini bilemediklerinden olsa gerek, yakıp yıkmışlardı metropollerin kenar mahallelerini. Kuvvetli bir darbeydi bu Fransız toplumuna, çekmeceli sisteme, yani sınıflar arası geçişin gittikçe zorlaştığı bir topluma. İşte bu darbenin etkisiyle uyandı Fransa 2006’ya, biraz sersemlemiş. Tam kendine geliyordu, rutin hayata, günlük siyasî tartışmalara, üçüncü sayfa haberlerine dönüyordu ki gençlerden ikinci kafa geldi, Mart ayı boyunca büyük gösteriler, yürüyüşler düzenlendi Fransa’nın bütün şehirlerinde. Bu seferki amaç da eşitlikti, iş karşısında eşitlik. Yeni bir yasa tasarısı gençlerin ilk işlerine girmelerini kolaylaştırmak bahanesi ile işverenlerin işten çıkarma koşullarını hafifletiyordu. Bir ay sürdü İlk İş Kontratı karşıtı gösteriler. Sokaklara döküldü gençler; varlıklarını ispat etmek, geleceklerinin ipotek altına alınmasını önlemek için. Fransa’nın daha da bir ‘stajyer cumhuriyeti’ olmasını engellemek için. Fransa’da her yer stajyer dolu, her mevki, her sektör, her görev. Çok az paralarla çalıştırılan bu stajyerler kolayca değiştirilebiliyor, iş kalitesi düşüyor böyle olunca, hayat kalitesi düşüyor ve bu stajyerler ordusu stajdan staja savrulurken doğru dürüst bir geleceğin hesaplarını yapmaya vakit bile bulamıyor. Bu ikinci kafa darbesi de etkili oldu açıkçası; hükümet geri çekildi, yasa rafa kaldırıldı. Gençlerin her geçen gün toplam nüfusa oranının azaldığı yaşlı Fransız toplumunda, gençler "Biz de varız" dediler, "Ve görevimiz sadece emeklilerin maaşlarını ödemek için yaşamak değil, kendimiz için de yaşamak istiyoruz, geleceğe güvenle bakmak." Siyaset mi tarihten çıkar, tarih mi siyasetten? Fransız toplumundaki bölünme sadece göçmen asıllılar ve 'öz Fransızlar' arasındaki 'kültür' farkından, ya da gençlerle yaşlılar arasındaki nesil farkından kaynaklanmıyor. Başka bölünmeler de var, yavaş yavaş toplumu zehirleyen. Mesela yönetenlerle yönetilenler arasında. Seçmenler seçtiklerine güvenlerinin sıfır olduğunu sık sık belirtirler. Mesela entellektüel tabakayla sokaktaki adam arasında. Halk aydınlarını yüksekten bakar bulur, aydınlar da halka yüksekten bakarlar. Bu yönetenler, entellektüeller ve halk üçgeninde 2006 bir tarih tartışmasına da sahne oldu. Sokaktaki adamın ilgisizliği, bilgisizliğinden faydalanıp iki yasa gündeme geldi, toplumsal hafıza ile yakın bağlantılı. Birincisi sömürge döneminin müspet yanlarına atıfta bulunan yasa idi. Bu yasayla yöneten tabaka Fransız kimliğinin yaralarından birine, yani uzun ve güçlü bir sömürgecilik döneminden, göreceli bir zayıflık dönemine geçişin getirdiği toplumsal sorunlara merhem olmak istemişti. Ama unutulan nokta artık Fransız toplumunun önemli bir kısmının eskiden sömürülenlerin torunlarından çocuklarından oluştuğu idi.
Bu yasa özellikle eski sömürgelerde, Fransa’nın deniz aşırı topraklarında, Kıta Fransası’nın göçmen asıllı kesiminde ve entellektüel tabakada büyük tepki gördü. Özellikle tarihçiler basın bildirileriyle karşı çıktılar siyasetin tarihi yorumlamasına. Ancak bütün bu tepkiler aynı çerçevede bir yasanın daha geçmesine engel olamadı: Türkiye kamuoyunun yakından tanıdığı Ermeni Soykırımı'nı inkâr edenlere cezaî işlem öngören yasa. Galiba kendini ulus-devlet sanan ulus ve devletler tarihleriyle hep kavgalı olacaklar, sorunlu. Elbette düşündüğüm sadece Fransa değil... Bazen tarih gelip ulusların karnına bir kafa atıyor ki, ayağa kalkmak uzun süre mümkün olmuyor. Filler plastik lobutlar gibi devrildi Bir önemli kafa atıp taş üstünde taş bırakmama operasyonu daha oldu 2006’da, Fransa'da. Ségolène Royal, Sosyalist Parti’nin 2006’ya kadar sessiz bir yöneticisi, Partinin Fillerine -uzun süredir partiyi ellerinde tutan kalantor yöneticilerine- öyle bir kafa attı ki herkes şaşırdı. Yarım ağızla “Belki Cumhurbaşkanlığına aday olabilirim” demesiyle kamuoyu yoklamaları alt üst oldu. Kendilerini doğal aday gören sosyalist yöneticiler ne yapacaklarını şaşırdılar. Kimisi “Bu kadının derinliği yok” dedi, öteki “Ama kadın hem Genel Sekreterimizin karısı, hem de 5 çocuk annesi” dedi, başkaları "Tecrübesiz" dediler. Ancak çok basit kelimeler kullanarak, biraz halk dalkavukluğu, iki dirhem otorite, bir avuç egemenlikçilik, üç ölçek güvenlik söylemi, Ségo’nun aradan sıyrılmasına yetti. Filler darmadağın oldular. Cumhurbaşkanlığı seçiminin önde gelen adayı Macar asıllı Nicolas Sarkozy kendisine en büyük rakibin Senegal doğumlu genç bir kadın olduğunu gördü. Fransız toplumu değişiyor, ulus-devlet değişimlere dirense de önüne geçemiyor. Dolayısıyla ikisinin de söylemi ulusalcı; sokaktaki adamı cezbetmekle meşguller. Uzun vadeli büyük politikalar yerlerini kısa vadeli, "Kamuoyunun hoşuna nasıl giderim"e dayalı günlük siyasi hesaplara bırakıyorlar. Hatta Royal’in Fransız siyasetine getirdiği yeni bir olgu bile var. Bir konu hakkında soru sorulunca "Bilmiyorum, Fransızlar’a soracağım, onlar nasıl isterse öyle yapacağım" diyebiliyor. Artık elit, halkı yönlendirme görevinden yavaş yavaş vazgeçiyor, halk siyasi eliti nereye isterse oraya götürüyor.
Medya halkı yönlendirdiği için, beşinci güç oluyor mu size birinci güç! Medyada da var bir kafa. Fransız toplumundaki acayiplikleri gösteren. Duyduk duymadık demeyin, Fransız televizyon kanallarından en çok seyredileni TF1’in, hafta sonu akşam haberlerini bir siyah sunuyor birkaç aydır. Bu küçücük olay o kadar tartışma yarattı ki, “Ne olmuş yani” diyenlere, “Olur mu? Bu Fransa’da bir ilk, artık görünür azınlıklar televizyonda da görünüyor” cevabı verilebildi. Haftalarca konuşuldu. Acaba Harry Roselmack gazeteci nitelikleri için mi seçilmişti, yoksa siyah olduğu için mi? Bana kalırsa bu kafa biraz boşa gitti, herhangi bir tabuyu yıkamadan, saman alevi gibi parladı ve tartışma bitti. Kişisel düşüncemdir, 2006’da Fransa için en önemli, en akılda kalacak olay Dünya Kupası final maçında Cezayir asıllı, göçmen asıllılarla öz Fransızları birleştiren tek idol, Zinedine Zidane’ın rakibinin karnına attığı kafadır. Deviren, diğer kafalara örnek, atamayanlara nazire... | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||