|
Bağdat'ta gidişat nereye? | ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Çoğu sabah dokuz sularında Ali'nin masasındaki telefon çalmaya başlıyor.
Pervazı kum torbaları yığılı pencerenin hemen yakınında oturuyor Ali. Bizim Iraklı araştırmacı çevirmenlerimizden biri kendisi. Kalemini alıyor aline ve dikkatle notlar almaya başlıyor. Telefonu kapatıyor, ayağa kalkıyor ve odanın öbür ucuna yürüyor. Cüsseli ama nazik bir adam Ali. Benimle oturup orta şekerli kahve içmekten hoşlanıyor. Başımı kaldırıyorum... "Otomobilde bomba patlamış, şehir merkezinde... Altı ölü, 20 yaralı varmış"; ya da "Vurularak öldürülmüş dokuz ceset daha bulunmuş" diyor. Onun sözlerini ben tamamlıyorum: "Cesetlerde işkence izleri görülmüş..." İki haftadır buradayım. Bağdat'ta bomba yerleştirilmiş otomobillerin infilak etmediği bir gün yok gibi birşey. Sokaklarda o kadar çok sayıda ceset yığılıp bırakılmış ki, artık sayamaz hale geldim. İnsanlar kaçırılıyor, baskınlar düzenleniyor, Amerikan askerleri ele geçiriliyor, öldürülüyor. Saddam Hüseyin'in avukatlarından biri evinden kaçırılıp öldürüldü. Devriye gezen polis ve askerlere yönelik intihar saldırılarının çoğu hedeflerine ulaşıyor. Fabrika işçilerini evlerine taşıyan servis otobüsleri silahlı kişilerce durdurulup kaçırılıyor. Mahalle fırınında çalışan insanlar silah zoruyla kaçırılıyor. "Burası bir devlet değil" dedi Ali bir sabah... "Bu bir anarşi!" 15 dakika Buraya ilk geldiğimde Bağdat sokaklarında koruma olmaksızın dolaşabiliyordum. Saç traşı için beklerken kahvemi yudumlayabiliyor, bir kahvede nargile içebiliyor, alışverişe çıkabiliyordum. Sorunlar, o zaman da ciddi boyutlardaydı. Çabucak en gerekli ifadeleri öğrenmiştim: Karabarmaku, yani elektrik kesik; benzenemaku, yani benzin kalmadı; amomaku, yani iş yok. Ama bir yandan da, Saddam Hüseyin'in baskıcı yönetiminden kurtuldukları ve özgürlüklerine kavuştukları için rahatlamış görünüyordu Iraklılar. Hayatlarının bir gün düzeleceği konusunda temkinli bir iyimserlik içindeydiler.
Ancak şimdi silahlı koruma olmaksızın hiçbir yere gidemiyorum. Yalnızca zırhlı özel bir taşıtla seyahat edebiliyorum. Fırsatçı bir muhbir - belki de şiddetle paraya ihtiyacı olduğundan - cep telefonundan bir konuşma yapıp bizim kaçırılmamızı tezgâhlayabilir korkusuyla, bir kahvede ya da dükkânda 15 dakikadan fazla vakit geçiremiyorum. 15 dakikalık mühlet, yalnızca benim korunmam için gerekli olan birşey değil... Bir mülâkat bundan uzun sürerse ve görüşme yerine gelen bomba yüklü bir otomobil patlar ve görüştüğüm kişiler yaralanır ya da ölürse... Düşünebiliyor musunuz? Bu gerilla savaşı sarmalındaki en gerçeküstü unsur, bu kargaşa içindeki normallikler. Trafik sıkışık, birçok dükkân açık, çarşılar pazarlar kalabalık, karşılaştığım insanlar istisnasız şekilde konuksever ve dostça... Ama aynı insanlar, yaşadıkları kaygı ve korkulardan yıpranmış halde... İnsanlara nasıl olduklarını sorduğumda sık sık aldığım yanıtı da ekledim öğrendiğim sözcük dağarcığına: Taban, yani yorgunum. İstatistiki olarak altı milyon kadar insanın yaşadığı bu kentte, insanların çoğunun meydana gelen bir patlamadan etkilenmeleri olasılığı düşük. Bir buçuk kilometre ötede bir otomobilde patlama olduğunda bile pek duymuyorsunuz. Pencere camları birkaç saniye titreşiyor o kadar. Ama tehlike her an her yerde karşınıza çıkabilecek nitelikte Irak'ta... Ve bu korku herkesi tüketiyor. Elektrik kesintileri insanları bezdiriyor. Hemen hergün ısı gölgede 45 derece dolayında. Genellikle bir saat elektrik veriliyor, altı saat elektriksiz yaşıyoruz. Tavandaki vantilatörler, klimalar duruyor. Bazı evlerde jeneratörler var ama onları çalıştıracak yakıtı almak için saatlerce kuyrukta beklemek ya da karaborsaya fahiş paralar saymak gerek. En büyük askeri üslerden birinde çevirmenlik yapan bir arkadaşım var. Bazen on saat boyunca elektrik verilmediği oluyormuş. Ve bu hafta, kontrol noktasındaki bir asker, tüfeğini temizleyebilmek için yarım litre benzin vermesi için yalvarmış kendisine... Korku Arkadaşımın altı yaşında biri kızı var, Farah. Artık hemen hiç çıkamıyor sokağa... Annesi babası kaçırılır korkusuyla kızlarını bir parka ya da oyun bahçesine bile götüremiyorlar.
Buradaki hayatın ürkütücü gerçekleri, nihayet, çok sıkı güvenlik önlemleri altında soyutlanmış halde yaşanılan İngiliz ve Amerikan büyükelçiliklerinin bulunduğu Yeşil Bölge'ye de yansımaya başladı. Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçisi'nin Dışişleri Bakanı Condoleeza Rice'a yazdığı bir bilgi notu basına sızdırıldı. Bilgi notunda büyükelçilikte görevli Iraklılar'ın korkuları anlatılıyor, bu durumun büyükelçilikteki çalışmaları aksatmaya başladığından sözediliyordu. Elçilikte çalışan Iraklıların birçoğunun aileleri bilmiyordu orada çalıştıklarını... Bir adam, on saat benzin kuyruğunda beklediğini anlatıyordu. Amerikan Büyükelçiliği Iraklı personelin soyadlarının yeraldığı belgeleri imha etmeye başlamıştı artık. Yeniden büromuzdayız... Ali'ye bir telefon daha geliyor. Ali'yi arayan arkadaşı, eniştesinin sabah erken saatlerde vurularak öldürülmüş olduğunu, polisin bölgenin güvenli olmadığını söylediğini ve cesedi almaya gitmemelerini öğütlediğini anlatıyor. Akşam olduğunda, hâlâ sokakta yatmakta olan cesedi köpekler yiyormuş... | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||