|
'Gazeteci ruhu; işte ta kendisi' | ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Van'dan minibüse atladım. Yol dört saat. Hedef Yüksekova. Deniz seviyesinden en az iki bin metre yükseklikteki bu delik deşik yollarda hoplaya zıplaya ilerlerken çevredeki haşmetli dağların tadına varmaya çalışıyorum.
İlk kontrol noktasına varıyoruz. Sivil giyimli uzun saçlı biri, "kimlikler lütfen" diyor yumuşak bir sesle. Van Yüksekova arası beş kontrol noktası var. Bazen kimlik kontrolü bazen arama. Bazen sivil, bazen asker. Beni, meslektaşlar karşılayacak. İnternetten de yayınladıkları yerel gazete, bölgeden haber kaynağı ararken dikkatimi çekmişti. Sonunda Yüksekova Haber gazetesi kurucusu ve başyazarı Necip Çapraz ile buluşunca, "gazeteci ruhu diye bir şey varsa, işte ta kendisi" diye düşündüm. Herşeyi merak eden, yerinde duramayan, yemek yerken garsonlarla, yolda çocuklarla ve benle konuşurken aslında hep röportaj yapan biri. Hemen herkes selam veriyor ona. O da, "Sizinle ilgili haberimizi okudunuz mu?", "Öteki konuyu da gündeme getireceğiz" gibi şeyler söylüyor. Bir pasajın içinde 2 metreye 3 metre bir dükkâna giriyoruz. "İşte gazetemiz" diyor. Ben şöyle 10–15 kişinin çalıştığı koca bir ofis beklemiş olmalıyım ki, inanamadan bakınıyorum. Üç kişiler, yazarlar hariç. Teknolojinin son harikası bilgisayarda sayfa düzenini yapıp, internet sitesini hazırlıyorlar. Gazetelerin her gün ancak öğleden sonra 3'te, 4'te geldiği bir yer Yüksekova. Yerel gazete çok önemli. Ayrıca, uluslararası ajanslara, basın ve yayın kuruluşlarına da haber, fotoğraf ve film gönderiyorlar. Kışın, kar yüzünden birçok köyünün aylarca dünya ile bağlantısı kesilen bölgeyi, bu küçücük odadan dünyaya bağlıyorlar. Şemdinli'de 9 Kasım'daki bombalı saldırıyı konuştuk. Gazeteden Erkan ve Senar, halkın sokaklara döküldüğünü, bazı kişilerin alıkonduğunu duyarak hemen yola çıkmışlar. Elli kilometreyi adeta uçarak gidip, olayları izlemiş, filme almışlar. Akşamın geç saatlerinde, herşeyi göze alıp, kontrol noktasında durmadan geçmiş, yollarda bir kaç kaza tehlikesi atlatarak, görüntüleri, haberi, kamuoyuna iletmeyi başarmışlar.
"Elinizdeki görüntüler dava açısından çok önemli olmalı" diyorum. Ama henüz hiç bir yetkili, bu belgeleri istememiş onlardan. Akşam Esnaf ve Sanatkârlar Odası başkanını ziyaret edeceğiz. Oda ana caddedeki bir iş merkezinde. 5–6 katlı lüks bir bina. "Avrupa standartlarında" diyor Necip bey. Fakat yaklaşınca şaşkınlıkla, şahane binanın cephesinde koca bir kara bir delik farkediyorum. "Roket atıldı" diyor, Necip bey. Ama can kaybı olmamış şans eseri. Devamını Oda başkanı İrfan beyden dinliyoruz. Açık sözlü, neşeli bir insan. Mesleği terzilik. "Karşı binadan atıldı, ama kimse yakalanmadı" diyor. Daha önce de, içerden dördüncü kata bomba yerleştirilmiş. Tavan çökmüş ama kimse yaralanmamış, gene şans eseri. Umut Kitabevi'ne yönelen saldırıdan önceki dört beş ay içinde Şemdinli ve Yüksekova'da bu tür yirmi kadar saldırı olmuş. Hiç birinin failleri yakalanmamış. 9 Kasım'dan sonra ise saldırılar bıçakla kesilmiş gibi durmuş. Daha sonra görüştüğüm Hakkâri milletvekili Esat Canan anlattı. Ertesi gün Şemdinli'ye geçiyoruz. Beş kontrol noktası daha. Yine muhteşem dağların aralarından, bu kez alçalarak. Şemdinli göründüğünde, meslektaşlar, "burada dünyanın her meyvası yetişir, iklimi süperdir" diyorlar. Yılmaz Erdoğan'ın da oralarda bir köyden olduğunu, Selda'nın bir şarkısının o sırada geçtiğimiz Şabatan geçidinden bahsettiğini anlatıyorlar. 9 Kasım olayları turunu yapıp, Şemdinli esnafının dikkatli bakışları arasında Umut Kitabevi sahibi Seferi Yılmaz'ı ziyaret ettikten sonra Şemdinlili gazeteci Avdi Tekin'in ofisine girdik. Avdi, üç sincap yavrusu besliyor ofisinde. Terbiye edip, omzunda gezdirecekmiş. 9 Kasım günü olaylar sırasında dört saatlik film de o çekmiş. Ondaki filmleri de kimse istememiş. Türkiye'nin İran ve Irak sınırı arasındaki bu uç noktasının zengin tarihi ve kültürünü belgeleyen bir kitabın ilk baskısı dikkatimi çekiyor Avdi'nin ofisinde. Yazar ve yayıncı Muzaffer İlhan Erdost, 1956 da veteriner hekim çıktıktan sonra, bölgede askerliğini yaparken, köy köy gezerek tuttuğu notlardan derlediği kitaba 'Şemdinli Röportajı' adını vermiş. "Nice geçitlerini aştım uçurumların kıyısında ölümü gördüm. Kar fırtınalarında yolumu yitirdim. Yaz ve kış, ilkyaz ve sonyaz odalarında konuk kaldım, çadırlarında da. Çayı hiç eksik etmediler. Tütün sarmayı da…" diyor. Siyah beyaz fotoğraflarda asker kaputu içinde genç veteriner Erdost, Elki, Herki, Bilecani ve daha nice farklı aşiretten köylülerle oturmuş çay içip, sohbet ediyor. Şemdinli'de kaçak tütünün dumanı arasında, kan kırmızı kaçak çayı içerken, o günlerde, o köyleri gezebilen, o insanlarla tanışabilen Erdost'a, artık yapılamayacak bir işi yaptığı ve belgelediği için hem minnet duyuyor hem de fena halde gıpta ediyorum. | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||