|
'Ekmek buldum! İsteyen var mı?' | ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
"Ağzında habire geveleyip durduğun o arzu var ya, işte bak, şu mahallenin eğri büğrü yollarında sallana sarsıla, ofluya puflaya, bir aşağı bir yukarı gidip gelen çürük teneke, yılan kapanı tramvayın adından ibaret o..."
Tennesse Williams'ın "Arzu Tramvayı" adlı oyunuyla ölümsüzleştirdiği Missisippi nağmelerindeki New Orleans adresi, "Arzu Tramvayı"ndan inilip Mezarlıklar otobüsüne binildikten sonra, altı blok mesafedeki Elysian Tarlalarına götürür bizi. Fransız mahallesinin köşesi, şimdi hepimizce malum, çamaşır arabalarının, tekerlekli valizlerin ritminde, şehirde felaket yazgıya dönüştüğünde duyduğumuz göç sessizliğinden, omuz omuza, kol kola ilerleyen ama gidecek yeri olmayan büyük bir kafileden tanıdığımız, toplumla doğanın başrolleri paylaştığı trajedinin adresi. Suyunun gidecek yeri olmayan kent New Orleans'ın, insanları gibi, suyunun da gidecek yeri yok ve hiç olmadı. Şehre düşen her yağmur damlası, şimdi çekilen suyun arkasında bıraktığı yerde, dizleri bükük kaskatı kimsesiz yatan mavi siyah külçe gibi ya sıcakla buhar olup havaya karışmalı ya da şehir dışına pompalanmalı, kokuşmadıysa. Bataklık kurutulup yeni evler için yer açıldığında bilinir, kuruyan toprak da peşine düşer suyun, beraber çekilir. Bu yüzden her yıl bahar faaliyetidir, çekilen toprağın yerini yeni toprakla doldurmak. Yoksa komşularının bahçesinde bulacaklarını bilirler New Orleans'lılar kendilerini. Bahçenin bir ucunda tepinen çocuğun sarsıntısı, öteki ucundan hissedilir. Toprağın ve suyun bu özelliğinden ötürü, evler tepeleme kereste zeminde inşa edilir. Evin etrafındaki toprak çekildikçe, kereste zemin yükselir, garaj yolunda tümsek oluşur, kapının önündeki giriş yolu salıncak gibi sarkar, kaldırım yayılır, aks kıran set halini alır, bütün mülk yarım metre daha göçer toprağın içine. Ev yığıntı ve kereste üzerinde yükselirken, giriş yolu bir buçuk metre, bütün bahçe iki metre kalkar havaya doğru. Garaj girişi, teras olur. Kenarlarındaki çiçekler sarkar, sallanır. Garaj girişindeki kirişler merdivene dönüşür. İyi oturtulmamışsa, evin yanından portatif masa kenarı gibi sallanır garaj.
Evin altı, böylece gün ışığı görür. Kereste yığını ortaya çıkar. Bu çirkin manzarayı engellemek için boşalan yerlere beton ve toprak doldurulur. Bu arada hareket eden toprağın üzerindeki gaz borusu da kırılır, sızıntı yapar, temeldeki yığıntı kerestenin içini gazla doldurur, kısa sürede evi havaya uçurur. 2005'i anlatan Mark Twain New Orleans civarında, sanki kademelendirilmiş otoban gibi yükselen nehir, Jackson meydanından Fransız mahallesine çıkar. Jackson meydanında park sıralarında oturanlar, su setinin gerisinde, gökyüzünden gelip geçen gemi direklerini seyrederler. Gemilerin burun kısmı Superdome stadyumunun kubbesinden yüksekte kalır. Stadyum sahasının tepesinde uçan balonlarla birlikte seyredecek gibi görünür nehir. Su seti, aynı şekilde yer oynamalarından etkilendiği için, yere çöker. O yüzden set üstü tekrar tekrar onarım gerektirir. Nehir deltasının oyduğu toprakla birlikte, çevredeki erozyon yüzünden kıyı şeridi kaybolur. Kasırga, daha kasırga adını almadan, edebiyata girdiği zamanlardaki ritmini bugün de aynen duymak mümkün bu yüzden. Şehri terketme tavsiyesini dinlemeyenler, uluyan bir zirve, öldüren yığıntı ve yağma. 1888'de basılan ilk fırtına hikayesinden bu yana, metinde bir değişiklik yok:
"İşte hortum böyle geçti gitti... dev dalgaların başını koparıp, onları havada yüzlerce metre yükselterek, okyanusu karaya taşıdı, ağaçları alaşağı etti söktü, koylarla geçitler denizin derinliklerine çöktüler, nehirler taştı, kıyı çoşup taşan suların altında boydan boya değişti." 1880'lerde Mark Twain'in satırlarında da aynı manzaralar… New Orleans'lıların yağmur suyundan yararlanmak üzere kuyu açamayışını, evlerin bodrum sahibi olamayışını, hatta mezar dahi kazılamayışını anlatır yazar. Bu bakıma bırakın hayattakileri bir yana, başı ölümle müzakereden bir türlü kurtulamayan bu hilal şehirde, sıtmanın, sarı hummanın kırıp geçirdiği nüfusun doldurduğu mezarlıklarının müşterileri bile, bir rahat yüzü görememiştir ki hiç. Gerçi, şikayet eden pek olmaz ama şikayet etmeyenlerden bazılarının, zaman zaman yağmur sularının aktığı caddelerde tabutlarıyla oradan ayrıldıkları bilinir. Voodoo dininin kanatları, hayaletleri ve ruhlarıyla birlikte. Doğaya meydan okuyan insanın hikayesi Doğaya her fırsatta meydan okuyan, alay eden, hakaret eden insanın hikayesi bu. Doğanın da sık sık bu durumu onun yüzüne vurmaktan çekinmeyişinin. Doğaya aynı tavrı alan çok yer var hepimiz biliriz. Amerika'daki böyle yerlerin çoğunluğunda, okyanus kıyısına boylu boyunca dizilir gökdelenler, toplu konutlar veya çöllere kurulur kalburüstü mahalleler, hatta dağ zirvelerinde kartal yuvası kayalara yerleşir mimarlık mucizesi evler. Her türlü tedbir alınır, depreme, sele, kuraklığa felakete karşı, jenaratörlerle, güneş ısıtıcılarıyla, tuzdan arındırma tesisleriyle... Bazen bu savaşı kazanmış görünür insan. Ama New Orleans, evlerinin tabanında tahtaların arasından biten otları, vahşi sarmaşıkları, dökülen boyaları, çürüyen zemini, asla kazınamayan gösterişli duvar ilanları ve nedense, hep gecenin bir yarısında aniden yolun orta yerinden koparak uçup kaybolan, geride büyük çukurlar bırakan asfaltıyla, insana daha yakışan, daha gerçekçi bir mekan.
Turistlerin şehirden elleri kolları dolu taşıdıkları alışveriş çantalarını iyice ağırlaştıran, kesilip paketlenebilecek kıvamdaki ıslak ve ağır havası bir yana, kıvamını kolaylıkla kaybedip derhal bataklığa dönüşüveren dereleriyle, fareleri, hamamböcekleri, lağım çukurlarına yerleşen zehirli yılanlarıyla, sterilize edilmeye baş kaldıran vahşi bir direniş ruhunun aynası. Bu aynada doğa aksettiğinde sürekli yenilgi bulmak, bizi niye şaşırtıyor hala? Şimdi, çölün orta yerinde kumlarla başbaşa yapayalnız uzanan, her gün biraz daha un ufak olan dev heykelin ruhu Ozimandayas'ı tanımadık mı hiç? Parmağıyla bize bunları gösteren kralların kralını. Ve Orleans dükünü. Atlantik kıyısında Akdeniz coşkusuyla geceyi gece, günü gün ederken, Ağustos böceklerinin ritmiyle, 'ye iç eğlen, yarını yok bu dünyanın' şarkısını söyleyen sokak kadınları, kumarbazları, alkolikleri, uyuşturucu müptelalarıyla, yani her şehir kadar şehir olan bu şehir. Gelişmekte olan çiftlik ekonomisi, madenciliği, özellikle fakir tutulan, güçsüz ve eğitimsiz bırakılan nüfusu ile sonunda bir turist cennetine dönüşen her yer gibi, az gelişmiş toprakların bir sembolü belki bugün New Orleans. Düğmesi boğazına kadar ilikli, baş parmağı sürekli havada gezinen coğrafyaların yerleşikleri, bir göl ile nehir arasında, denizin iki metre altında kurulan bu yerin, ülkenin en büyük limanı olduğunu hatırlamaz, hatırlamak istemez belki. Ticaretin yüzde yirmi beşini temin ettiğini hazmedemez. İspanyol küfünde, ıssız, ıslak Venedik gibi bu şehir, Missipinin yanında yatarken uzanıp sere serpe, ödünç alınmış zamanın sınırında bir ayağı çukurda danseder durur. Yarı deli, yarı doğru, yarı pişmiş, yarı çiğ kıyametin ardından kokuşmuş köşelerden beliren insanlar tuhaf şeyler söyleyip kaybolur. Siyahlara sözünü tutmayan uygarlık New Orleans, nehri ve gölü arasında yavaş yavaş batarken, şehir yöneticilerine ulaşamadığında, telefonlar çalışmaz, sular, elektrikler, kanalizasyon işlemezken, internete ulaşabilenler, makinalarının pil saati elverdiği sürece gereken bilgiyi edinir, şehrin neresinin kuru olduğunu, neresinde içilecek su ve yiyecek bulunduğunu, bloglar aracılığıyla öğrenirler.
Kurumsal korumanın yolunu bulabilenlerse, neredeyse tek tek fırtınaya esir kalan bireylerden daha kötü duruma düşer. Şiddete, hastalığa, açlığa, ezilmeye, sıkışmaya, yalanlara maruz kalır. Yardım bir türlü gelemez, geldiğinde iş işten geçmiştir. İnsanlara sakin olmalarını tavsiye edecek, aklın sınırları içinde hareket etmeleri, düşünmeleri çağrısı yapacak güvenilir biri çıkmaz ortaya. Siyah çoğunluklara sözünü yerine getirmeyen bir medeniyetin, suçluluk duygusunun yüzüne vurulacağı andır bu. Her felaket, New Orleans'lının kafasında derin yeri olan bu korkuyu da getirir; toplumsal düzenin çöküşü korkusunu. Silahlı çetelerin şehri ele geçirişini. Ufukta yanıp kül olan evlerin dumanını… Baton Rouge şerifi ve adamları nihayet oraya vardığında günlerdir uykusuz nöbet tutan terastakilerin alkışlarıyla karşılanır. Günlerdir, yöneticilerin yalanlarından usanmış, gölün derinliğini, setin yüksekliğini, fırtınanın taşıyacağı suyu hesaplayan mühendis, elinde silahı, uykusuz, nöbetteyken. Yağmacıların merkez diye kullandıkları okulu kuşatır ekip kahramanca. Okulun kapısını el bombalarıyla havaya uçurur, iç kilitler kurşunlanır, pencelerden içeri patlayıcılar ve gözyaşartıcı bombalar atılır, ateş, silah, kurşun, patlama sesi yirmi dakika devam eder. Sonunda okul düşer, ama içerisi boştur. Kala kala geride, çalınmış bir pantolon bulunur yağmanın tek delili olarak. Herşey bitip ortalık tekrar eski haline döndüğünde, tertemiz, yepyeni, yağmalanmış bir gömlekle belirir genç adam sokakta ve bir Brooklyn aksanı yankılanır köşelerden: "Ekmek buldum, almak isteyen var mı?" | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||